BİLDİRİLERİ

Bildirileri

TÜRKİYE'DEKİ KLASİK MÜZİK FESTİVALLERİNİN YAPILARI VE MARSYASS

 

Şefik KAHRAMANKAPTAN*

 

Türkiye'deki müzik festivallerine eğilmeden önce sözcüğün etimolojik geçmişine bakmakta yarar var. Festival, Latince “festa”dan geliyor, dilimize ise Fransızca'dan geçip yerleşmiş bir kelime. Türkçesi ise Şenlik. Ancak nedense, Türkçesi yerine hep yabancı kökenli Festival sözcüğü yeğleniyor.

Türk Dil Kurumu, festival sözcüğünü şöyle tanımlıyor: “Dönemi, yapıldığı çevre, katılanların sayısı veya niteliği programla belirtilen ve özel önemi olan sanat gösterisi.”

Klasik müzik festivallerin en önemli işlevi, sanatseverlerin kendi olanaklarıyla gidip izleme olanağı bulamayacağı yabancı-yerli iyi solist ve toplulukları, uygun bilet bedelleriyle  bulundukları kente, deyim yerindeyse ayaklarına getirmesi.

Festivallerin gelişim ve gidişatının Türkiye'nin genel koşullarından olumlu veya olumsuz biçimde etkilendiklerini, ekonomik ve siyasal değişimlerin yansımalarının festivallerde de kendini gösterdiğini görüyoruz.

Türkiye'de 2016 yılında klasik müzik alanında, opera ve baleyle ilgili olanlar dahil  belli başlı 12 festival bulunuyor. En yenisi 6, en eskisi 44 yaşında olan bu klasik müzik festivallerine ek olarak, caz festivalleri de dikkati çekiyor.

Festivallerin kuruluş ve mevcut yapılarını incelediğimizde, üç temel grupta toplandıklarını görüyoruz:

1- Köklü burjuva aileleri ve onların vakıfları tarafından oluşturulup sürdürülen festivaller.

2- Sivil toplum, kişisel girişim, yerel yönetimler, üniversiteler ile yerel sermayenin katılım           ve desteğiyle oluşturulmuş festivaller.

3- Devlet sanat kurumları tarafından oluşturulan festivaller.

Bu genel sınıflandırmanın altında yer alabilecek bazı farklı girişimlerin de gelişebilmek için çaba gösterdiğini belirtelim. 

 

1- KÖKLÜ BURJUVA AİLELER ve  VAKIFLARI ÖNCÜLÜĞÜNDEKİ FESTİVALLER.

Bu başlıkta üç büyük kentimizle, bunların “sayfiyesi” konumunda olan kıyı kentimizde düzenlenen dört festival yer alıyor:

 

İSTANBUL MÜZİK FESTİVALİ:

Sanatsever işadamı Dr. Nejat Eczacıbaşı'nın ve opera yönetmeni Aydın Gün'ün girişimleri sonucu ilk kez 1973 yılında sadece klasik müzik değil, geniş bir yelpazede çeşitli sanat dallarını kapsayan biçimde “İstanbul Festivali” adıyla yapıldı. Resmi tepe örgütü İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'dır. Kısa sürede büyüyen festival, yelpazesi altındaki sanat dallarının ayrı festivaller halinde örgütlenmesiyle, 1994'den bu yana  klasik müzik için devam ediyor.

Bu yıl 44'ncüsü yapılmakta olan festivalin yıllık bütçesi 2 milyon dolar civarında. Festival bugüne kadar, Dünyanın önde gelen orkestra, şef ve solistlerini İstanbul'a getirtti. İKSV ve İstanbul Müzik Festivali'nin ana lokomotifi Eczacıbaşı grubu olmakla birlikte festival ve diğer alanlardaki etkinliklerine İstanbul'un  büyük sermaye grupları da destek veriyor. Örneğin bir süredir Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası, festivalin daimi açılış orkestrası olarak görev yapıyor. Bu yılki (2016) ana sponsor ECA grubuydu.

Festivalin her yıl verdiği yaşam boyu başarı ödülü bulunuyor. Bu yıl (2016) önemli eğitimci ve bestecimiz İlhan Baran'a verilen bu ödül'e günümüze kadar daha çok yabancı müzisyen ve topluluklar değer bulundu.

Festival son beş yıldır, 2011'den bu yana  , tanınmışların yanı sıra genç ve gelecek vaat eden bestecilere verdiği eser siparişleriyle güncel müzik repertuvarının zenginleşmesine de katkı sağlıyor. Bu kapsamda festival, Arvo Pärt, Giya Kancheli, Peteris Vasks, Alexander Raskatov, Fazıl Say, Tigran Mansurian ve Hasan Niyazi Tura'nın yeni eserlerinin dünya prömiyerlerine ev sahipliği yaptı.

Türkiye’deki kültürel yaşamın mihenk taşları haline gelen İstanbul Festivalleri’nin en eskisi olan İstanbul Müzik Festivali, aynı zamanda müzikoloji alanında gerçekleştirilen araştırmaları destekliyor ve ortak kültürel değerleri ele alan özel projelere önayak olunmasında, gerçekleştirdiği prodüksiyonlarla öncü bir rol üstleniyor.

Festival, Bülent Eczacıbaşı başkanlığındaki  İKSV bünyesinde profesyonel bir kadro tarafından yürütülüp yönetiliyor. 1977'den bu yana Avrupa Festivaller Birliği üyesi  olan İstanbul Müzik Festivali direktörlüğünü halen  Yeşim Gürer Oymak yapıyor. Yapı, kaynak ve destek itibariyle en “tuzu kuru” festival olarak nitelendirilebilir.

 

ULUSLARARASI ANKARA MÜZİK FESTİVALİ:

Müziksever işadamı Cenap And'ın girişimleri sonucu yapılanan Ses ve Tel Birliği'nin devamı olarak kurulan Sevda-Cenap And Müzik Vakfı tarafından 1983 yılından beri düzenleniyor.  2016 Nisan ayında 33'ncüsü yapılan Festivalin, Dünya ve Türkiye'deki siyasal ve ekonomik değişimlerden, dalgalanmalardan en çok etkilenen şenlik olduğu söylenebilir. 

Sovyetler Birliği'nin dağılmasından önce, karşılıklı kültür anlaşmalarının tanıdığı olanaklar sayesinde bu ülkelerden, yâni Rusya ve şimdinin Türkî Cumhuriyetleri'nden pek çok kaliteli orkestra, topluluk, şef ve solist Festivale katıldı. 1991 Aralık ayında başlayan Sovyetler'in dağılma süreci ve Rusya ile Türkî Cumhuriyetlerin yeniden yapılanması sonucu piyasa ekonomisine geçiş adımları atmaya başlamalarıyla, bu ülkelerden gelecek sanatçı ve toplulukların maliyetlerinde meydana gelen yükselme, Ankara Müzik Festivali'nin sınırlı bütçesini zorladı. 

Aynı biçimde Türkiye'deki ekonomik gelişmeler sonucu döviz fiyatlarının yükselmesi ve yurtdışından getirtilen sanatçı ve topluluklara döviz bazında ödeme yapılıyor olması da Festivalin bütçesi üzerinde baskı oluşturdu. 

Başkent Ankara'da önce Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nın, ardından ülkede iktidarın el değiştirmesi de, devlet ve yerel yönetimden gelen desteğin kısıtlanmasına yol açtı. Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı'na 1994'te Melih Gökçek'in başkan seçilmesinden bu yana geçen 22 yıl süresince, bir kez Kent Orkestrası'nın festivale bir konserle katılımı dışında elle tutulur bir destek verdiği görülmemiştir. Buna karşılık ilçe belediyelerinden Çankaya, Festival etkinliklerine salon tahsis etmek ve festival dışı etkinliklerde SCAMV ile işbirliği yapmak suretiyle desteğini kendi olanakları ölçüsünde sürdürmektedir.

Bu siyasal davranış değişimi, Festivalin önemli destekçilerinden biri olan ve genellikle her yıl bir önemli yabancı orkestranın Ankara'ya getirtilmesini finanse eden T.C. Merkez Bankası'na da yansımış ve bu önemli destek ortadan kalkıvermiştir. Benzeri biçimde, ilgili Bakanlık ve Tanıtma Fonu davranışları da etkilenmiş, sağlanan katkılarda büyük ölçüde azalma olmuştur.

Belirgin bir değişim de Cumhurbaşkanlığı'nın yaklaşımında görülmüştür.  Uluslararası Ankara Müzik Festivali 12. Cumhurbaşkanına kadar hep “Cumhurbaşkanlığının yüksek himayelerinde” yapılagelmiştir. 10. Cumhurbaşkanı Festival açılışlarına ve SCAMV'nın Onur Ödülü Altın Madalyası törenlerine katılırken, Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü de o dönemde Festivalin düzenleyicisi Vakfa verilmiştir. 11. Cumhurbaşkanı döneminde yeterli ilgi olmasa da  “Himaye” devam etmiş, ancak 12. Cumhurbaşkanı göreve başladıktan sonra Cumhurbaşkanlığı'ndan bu konudaki yazıya cevap dahî verilmemiştir.

Tüm bunlar, siyasetin, devlet kurumlarının desteğinden yararlanmak isteyen sivil bir girişimin nasıl olumsuz etkilendiğine örnek oluşturmaktadır.

Olumsuzluklar, Festivalin bütçesinde de giderek küçülmeye neden olmuştur. Ankara'da böyle bir etkinliğe parasal sponsor olabilecek şirket sayısının azlığı, paranın yön değiştirmesiyle mevcut sponsorların ayırdıkları ödeneklerin azalmasının da etkisiyle,  Vakfın öz kaynaklarından daha çok harcama yapması gibi bir durum ortaya çıkmıştır. Bu nedenle de yıllık bütçe yarı yarıya azalmıştır.

Halen Cenap And'ın sürdürümcüsü olarak Mehmet Başman ailesinin yönetiminde bulunduğu SCAMV ve Festivalin kendine özgü değişik bir örgütlenme biçimi bulunmaktadır. Festivalle ilgili program ve kararlar, Vakıf Başkanı'nın başkanlık ettiği bir Festival Komitesi'nde alınmakta,  genel sekreter ve festival sorumlusu tarafından yürütülmektedir. 

Festival Komitesi şu isimlerden oluşmaktadır: Mehmet Başman (Başkan), Prof. Dr. Ömer Bozkurt ( Vakıf Yönetim Kurulu Üyesi), Dr. Erdoğan Okyay (Vakıf Yönetim Kurulu Üyesi), Prof. Erol Gömürgen ( Korno Sanatçısı, eski DOB Genel Müdürü), Işın Metin (Orkestra Şefi), Şefik Kahramankaptan ( Gazeteci ve Sanat Yazarı), Erdoğan Davran (Çello Sanatçısı, eski Ankara DOB Müdürü), Pınar Alpay (Genel Sekreter), İbrahim Barışık (Festival Yürütme Sorumlusu)

Uluslararası Ankara Müzik Festivali,  1993'den bu yana Avrupa Festivaller birliği üyesidir.

 

ULUSLARARASI  İZMİR FESTİVALİ 

Tıpkı İstanbul Festivali gibi, Eczacıbaşı ailesinin önderliğinde ancak çeşitli sanayici aileler, kuruluşlar ve bankaların da yer aldığı geniş bir katılımla kurulan İzmir Kültür, Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV) tarafından 1986'dan bu yana düzenleniyor. Festival, düzenlendiği mekânlar açısından tarihle de bağlantısını kurarak, bölgenin tanıtımına da katkı yapıyor. Bunlar arasında Efes Antik Tiyatrosu'ndan Çeşme Kalesi'ne kadar çok sayıda antik mekân bulunuyor.

Festival bu mekânların kullanımı konusunda ilgili Bakanlık ile Vakfın kurucuları arasında bulunan Valiliğin desteklerini alıyor. Festivalin en önemli destekçilerinden biri de İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı. Belediye, pek çok gerekli hizmeti kendi olanaklarıyla üstlenerek öncelikle fiziksel bir destek sunuyor. Ege bölgesinin genel siyasal eğiliminin yansıması sonucu, yerel yönetimlerin desteği kuruluştan bu yana istikrarlı biçimde sürüyor.

Bazen bütün bir yaza yayarak, bazen Mayıs-Haziran aylarıyla sınırlanarak düzenlenen Festival, bugüne kadar yurtdışından çok sayıda önemli solist, orkestra ve benzeri toplulukları ağırladı. İKSEV, bu ilişkilerde, aynı ailenin bir üyesi olarak İKSV'nin yardımlarını da alıyor.

Festivalin afişe bir sanat yönetmeni ya da festival kurulu bulunmuyor. Vakıf ve Festivalin başkanlığını, İKSV'nin Başkanı Bülent Eczacıbaşı'nın kuzeni olan Filiz Eczacıbaşı Sarper yapıyor. Festivalle ilgili kararlar Vakıf yönetim kurulunda alınıyor. Vakıf 2016'da, etkinliklerinden biri olarak iki yılda bir düzenlediği Eczacıbaşı Beste Yarışması'nın final konserini de Festival programı içine aldı. Uluslararası  İzmir Festivali  Avrupa Festivaller Birliği 'nin üyesidir. 

 

ULUSLARARASI D-MARİN KLASİK MÜZİK FESTİVALİ:

Sanayi, ticaret ve finans alanlarında etkinlik gösteren bir büyük sermaye grubunun, çatısı altındaki çeşitli şirketlerin ortaklığıyla oluşturduğu özel bir festival olan D-Marin Festivali 2004'ten bu yana yapılıyor.

Doğuş Grubu’nun kurucu destekçisi olduğu Uluslararası D-Marin Klasik Müzik Festivali, bugüne kadar verilen irili-ufaklı 89 konsere ve 3 bin 800’ü aşkın sanatçıya evsahipliği yaptı. Festivalin merkez sahnesi, Turgutreis'te, grubun işlettiği marinanın 10 bin kişiye kadar alabilen büyük çekek yeri. Yaz aylarında yatlar denizde olduğu için bu alan büyük konserler için kullanılıyor. Ayrıca marina içinde yer alan küçük yapay bir anfitiyatroda günbatımı konserleri düzenleniyor. Geçen yıldan bu yana, sabah gündoğumu saatlerinde park konserleri de eklendi. Böylece günde üç konserle festivalde çok sayıda genç sanatçının katılımı da sağlanmış oluyor.

Başlangıçta sanat yönetmenleriyle çalışan Festival, geçen yıldan beri bu görevi, kendi grubu içine aldığı bir şirkete devretti. Bu şirket, etkinliğin sanatsal programlama ve planlamasını , değişik danışmanlar da kullanarak yapıyor veya yaptırıyor. Festival marinanın sınırları dışına taşıp, Bodrum yarımadasındaki başta Kale olmak üzere değişik mekânlara da yayılmaya başladı. 2016'dan itibaren çocuk ve yemek atölyelerinin, açık hava film gösterimlerinin, büyüklere masal dinletilerinin ve bir çağdaş sanat sergisinin de yer alacağı 8 gün sürecek Festival, böylece kapsama alanını da genişletiyor. 2009'dan bu yana Avrupa Festivaller Birliği üyesi olan Festival, Doğuş Grubu'nun bir sosyal sorumluluk projesi olarak sunuluyor ve bilet satış gelirleri Tohum Otizm Vakfı ile Bodrum Sağlık Vakfı'na bağışlanıyor.

 

2- SİVİL TOPLUM, YEREL YÖNETİMLER, ÜNİVERSİTELER İLE YEREL SERMAYENİN KATILIM VE  DESTEĞİYLE OLUŞTURULMUŞ FESTİVALLER.

Mersin Uluslararası Müzik Festivali :

Mersin Uluslararası Müzik Festivali 2002 yılında Mersin Devlet Opera ve Balesi’nin kuruluşunun 10. yıldönümünde başlatılan bir projenin kent tarafından benimsenmesi,  tabanının yaygınlaşmasıyla gelişerek devam etmiş ve 2016'da 15. kez yapılmıştır.

Merfest'i bir “imece festival” olarak nitelendirmek mümkündür. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Mersin Valiliği, Mersin Büyükşehir Belediyesi, bazı ilçe belediyeleri, Mersin Üniversitesi, Meslek Odaları ve dernekler Merfest'in ayakta durmasını sağlamaktadır. Bunun yanı sıra, Mersin'de irili ufaklı sanayi ve ticaret kuruluşları, olanakları ölçüsünde aynî ve nakdi katkı sağlamaktadır.

2007'de Avrupa Festivaller Birliği'ne kabul edilen Merfest, bilet satışlı konserlerin yanısıra izlemenin ücretsiz olduğu etkinlikler de yapmakta, Polifonik Korolar Şenliği'nin yanı sıra, altı yıldır Mersin ve çevresinden temalar saptayarak, dinleyicilerin oylarıyla sonucu belirlenen bir de beste yarışması düzenlemektedir.

Mersin'e dünyanın tanınmış sanatçılarının gelmesini sağlayan Merfest, son zamanlarda ülkedeki ekonomik ve siyasal gelişmelerden nasibini almaya başlamıştır. Özellikle bazı belediyelerin ayırdıkları kaynağı kısıtlaması, bazılarının da tümüyle kesmesi nedeniyle 2016 yılındaki 15. Festival,

bütçesini yaklaşık yarı yarıya azaltmak durumunda kalmıştır.

Halen Merfest'in başkanlığını Sanat Etkinlikleri Derneği'nin  başkanı Selma Yağcı, sanat yönetmenliğini de Mersin DOB eski Müdürü Erdoğan Şanal yapmaktadır. Keman Sanatçısı Prof. Cihat Aşkın, şef İbrahim Yazıcı ve DOB eski Genel Müdürlerinden remzi Buharalı'dan oluşan bir de danışma kurulu mevcuttur.

ULUSLARARASI GÜMÜŞLÜK KLASİK MÜZİK FESTİVALİ:

Piyanist Eren Levendoğlu'nun yerleştiği Bodrum'un Gümüşlük beldesinde, yaz aylarını yörede geçiren devlet sanatçısı piyanist Gülsin Onay'ın danışmanlığında, kasabanın yerlilerinden Mesut Pekergin'in tahsis ettiği Eklisia adlı eski kilisede 2004 yılında küçük bir piyano festivali olarak yola çıkmıştır. 

Başlangıçtaki piyano ustalık sınıfı çalışmaları giderek diğer çalgılara genişletilmiş, festival artık Bodrum Yarımadası'nın değişik mekânlarında yılda ortalama 30 civarında etkinliğe evsahipliği yapar duruma gelmiştir. Yöredeki Antik Taşocağı'nı da konser mekanları arasına katarak binlerce kişiye hitap eder duruma gelen Uluslararası Gümüşlük Klasik Müzik Festivali, halen bünyesinde Gümüşlük Müzik Akademisi ve iki yılda bir düzenlenen Saygun piyano Yarışması'nı da barındırıyor.

Akademi'de ustalık sınıfı vermek üzere gelen yabancı müzisyenlerin bir kısmı, festivalin de sanatçıları olarak sahneye çıkıyor.

Festivalin çatı kuruluşu başlangıçta Gümüşlük Kültür ve Sanat Derneği iken, bu rolü artık Bodrum Klasik Müzik Derneği oynuyor.  Festival Bodrum Belediyesi, Bodrum Ticaret Odası, TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Başbakanlık Tanıtma Fonu ve Bosch firması tarafından destekleniyor. THY ile  Bodrum'un bazı meslek kuruluşlarının da katkıları bulunuyor. Festival 2016'da  12. kez, Eren Levendoğlu'nun sanat yönetmenliği ve Gülsin Onay'ın sanat danışmanlığında düzenleniyor.

AFYON KLASİK MÜZİK FESTİVALİ 

Müzik öğretmeni Hüseyin Başkadem’in girişimleri sonucu,  küçük desteklerle başlattığı Festival, 2016'da  15. kez yapıldı. Günde üç kuşak halinde okul konserleri, söyleşiler ve akşam konserleri şeklinde, ilerdeki dinleyicisini de yetiştirme amaçlı bir program yapan Genel Sanat Yönetmeni Başkadem, TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Valilik ve Belediye'nin yanısıra Afyon'daki bazı otel ve sanayi kuruluşlarının da destekleriyle bu etkinliği sürdürüyor. Festivale Türkiye'nin değişik kentlerindeki müzik okullarında öğretmenlik yapan yabancı müzisyenler de katılıyor. Son olarak Yıldız Teknik Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları bölümü de Festivali kendi kadrosuyla önemli katkı yaptı.

ULUSLARARASI MARSYAS KÜLTÜR SANAT VE MÜZİK FESTİVALİ 

Bu Festival, çok geniş yelpazeyi kapsamaya çalışarak, değişik bir model üzerine bina edilmiştir. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nin Dinar Belediyesi işbirliğiyle düzenlediği Festivalde, klasik müzik, ögelerden sadece birini oluşturmaktadır.  AKÜ Devlet Konservatuvarı'nın geleneksel ve yerel müzikleri de içeren yapılanması, Festivale de yansımıştır. 

Afyon'da 15 yıldır Klasik Müzik ve Caz Festivallerinin düzenleniyor olması nedeniyle, tarihsel ve ekonomik anlamda gelişecek potansiyele sahip Dinar'ın bu Festival için merkez olarak seçilmesi akıllıca bir davranış olmuştur. Festival içinde pilot enstrüman olarak flütün seçilerek hem ulusal, hem uluslararası boyutta her yıl yarışma düzenlenmesi, Festivalin önemli özelliklerinden biri olarak gözükmektedir.

Üniversitenin ve Devlet kurumlarının desteği, Festivalin sürdürülebilirliği açısından önemlidir. Ancak dikkat edilmesi gereken husus, dengelerin iyi sağlanması, Festivalin giderek geleneksel ve yerel kültürün ağır bastığı bir konuma gelmesinin önlenmesidir.

 

MARSYASS İÇİN ÖNERİLER:

Marsyass Festivali'nin kurumsallaşması ve uluslararası alanda tanınır hale gelebilmesi için  bazı öneriler şöyle sıralanabilir:

Ø Tarihin ilk müzik yarışmasının yapıldığı yer olan Dinar'da,  enstrümanlardan birinin flüt olmasının da yarattığı dayanaktan hareketle, flüt çalgısı, sadece yarışma bağlamında değil, ilçedeki müzik eğitimi alanında da başat hale getirilmelidir. 

Ø İlçedeki okullarda, yetenek taraması ve işitme testi uygulanarak, bu alanda gelişime açık çocuklar saptanarak, düzenlenecek özel kurslarla yetiştirilmelidir.

Ø Bu kurslarda yetişecek çocuklarla oluşturulacak flüt topluluklarıyla, festivalin sokakta-meydanda halkla kaynaşacağı renkli etkinlikler düzenlenebilir.

Ø Bu toplulukların seslendireceği zorluk derecesi yüksek olmayan, Türk folklorü esinli parçalar konuya gönül verecek bestecilerimizden katkı olarak istenebilir.

Ø Festivalin programı içinde de, yarışmanın yanısıra, flüt alanında ustalık sınıfları düzenlenmeli, böylece tıpkı Türkiye Gitar Buluşması örneğinde olduğu gibi, Dinar flüt alanında her yıl geniş katılımlı bir flüt buluşmasına ev sahipliği yapmalıdır.

Ø Flüt öğretimi verilen konservatuvar ve diğer eğitim kurumlarıyla daha yoğun ilişki ve iletişim kurularak, katılımın genişletilmesi sağlanmalıdır.

Ø Ustalık sınıfı ve festivalin flüt ağırlıklı klasik müzik bölümü belirli bir dönemi kapsasa da, genel etkinlikler yaz aylarına yayılarak, halkın açıkhava konserleriyle sanatla bir sezon boyu içiçe olması sağlanabilir. 

Ø Bu önerilerin hayata geçirilebilmesi için Dinar'da, konaklama anlamında yeni ve çağcıl koşulları taşıyan bir yatırıma gereksinim olduğu dikkatten uzak tutulmamalıdır. 

 

3- DEVLET SANAT KURUMLARI TARAFINDAN OLUŞTURULAN FESTİVALLER.

Bu başlık altında tümüyle Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü'nün düzenlediği festivaller bulunuyor.

ULUSLARARASI ASPENDOS OPERA VE BALE FESTİVALİ :

Başlangıçta sadece ulusal olarak düzenlenen  festival daha sonra yurtdışından toplulukların da davet edilmesiyle uluslararası boyuta taşındı. Özellikle Antalya ve çevresindeki yabancı turistlerin büyük ilgisini çeken festival, Türkiye'nin tanıtımı açısından da önemli işlev gördü. 

Bir süre parlak dönem yaşadıktan sonra, bütçe kesintileri, Kültür Bakanları'nın yeterli  ilgiyi göstermemesi, DOB'nde yönetim değişikliği gibi nedenlerle son üç yıldır sönükleşti. Yurtdışı katılım da yok derecek kadar azaldı. Uluslararası sıfatı , ancak birkaç yabancı sanatçının eserlerde rol alması ve bir yabancı topluluğun katılımı ile sürdürülmeye çalışılıyor. Festival 2016'da, 23. kez düzenleniyor.

 

ULUSLARARASI BODRUM BALE FESTİVALİ

Bodrum Kalesi'nde düzenlenen bu festival de, Aspendos'takiyle aynı nedenlerle sönükleştirildi. 2016'da 14. kez düzenlenecek festivalin “Uluslararası” sıfatı sadece adında kaldı. Sadece Ankara, İstanbul, İzmir, Mersin, Antalya DOB'lar tarafından bu yıl sahnelenmiş baleler Bodrum'a taşınıyor. Samsun DOB'dan ise katılım yok.

 

ULUSLARARASI İSTANBUL OPERA VE BALE FESTİVALİ 

Aynı devlet kurumu tarafından düzenleniyor olması sebebiyle, bu Festivalin de durumu farklı değil.

Parlak başlayıp Denizbank sponsorluğunda yurtdışından kaliteli katılımlarla sürdürülen bu Festival de diğerleriyle aynı akibete uğradı. DOB Genel Müdürlüğü'nde yönetim değiştikten sonra Denizbank sponsorluğunu geri çekti.

İstanbul'da ayrıca başlatılmış olan Uluslararası Bale Yarışması da bu yıldan itibaren Opera Festivali kapsamına alınarak etkinliğin adı değiştirildi. Planlama ve eşgüdüm eksikliği, açılışın DOB'un orkestralarından biriyle değil, GSGM'ne bağlı İDSO ile yapılmış  olmasından bile anlaşılabiliyor. Zamanlaması yapılırken Bayram tatili'nin dikkate alınmaması, açılıışta salonun boş kalmasına yol açtı. 

 

ESKİŞEHİR OPERA VE BALE GÜNLERİ

DOB Genel Müdürlüğü'nün Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile ortak çalışma sonucu başlattığı etkinlik, günümüze kadar 6 kez yapıldı. Bu festivalin giderleri Eskişehir Büyükşehir Belediyesi ile DOB Genel Müdürlüğü arasında paylaşılıyor. Salonu da Eskişehir Büyükşehir Belediyesi tahsis ediyor. DOB Genel Müdürlüğü'ne bağlı Müdürlüklerin programlarından seçilen eserler Eskişehir'de sahneleniyor ve kapalı gişe oynuyor.

Bu dört Festivalden ilk üçü, yeterli ödenek ayrılmaması, tepeden kaynaklanan ilgisizlik, planlama yetersizliği gibi nedenlerle sürekli başaşağı gidiyor.

 

SONUÇ:

Sürdürülebilirlik açısından İstanbul, İzmir , D-Marin ve Gümüşlük Festivalleri'nin yakın gelecekte bir sorun yaşaması olası görünmüyor. 

Ankara ve Mersin Festivalleri, ekonomik ve siyasal gelişmelerden etkilenmeme çabası içinde yeni tasarruf tedbirleri alarak devam edebiliyor. 

Devlet Sanat Kurumlarının giderek tahsis ettikleri kaynakları azaltması ve mental olarak çatıları altındaki  Festivallerine gerekli önemi vermemesi, bu alandaki Festivallerin geleceği hakkında kuşku yaratıyor.

Hükümetlerin, kültür-sanat politikaları konusundaki net duruşlarını tam olarak ortaya koyamamaları, Devlet Sanat Kurumları'nın geleceklerinin belirsizliği, yapılacak düzenlemelerin bakanların kişisel yaklaşımlarının ve bürokratların da etkisiyle netleşememesi, bu bakanlıkla yakından ilişkili olan Festivalleri de etkiliyor.

3 Haziran 2016, Dinar

 

*Şefik Kahramankaptan

Gazeteci ve Sanat Yazarı, Librettist

Çağdaş Sanatlar Vakfı Başkanı

SCAMV Festival Kurulu Üyesi

 

Not: Bildirideki bilgiler 2016 yılı Mayıs ayındaki duruma aittir.

 

***

 

 

Opera Solistleri Derneği (OPSOD) Çalıştay Bildirisi / 18-19 Mayıs 2011 / Cermodern

 

 

TÜRK OPERASININ SORUNLARINA BAKIŞ (2011)

Şefik Kahramankaptan

Türkiye'de operanın 2011 yılındaki konumu, ülkenin genel durumundan soyutlanarak ele alınamaz. Bu nedenle sorunları, “Ülke yönetiminden kaynaklanan sorunlar” ve “ Operanın kendi sorunları” olmak üzere iki ana başlık altında incelemekte yarar var:

ÜLKE YÖNETİMİNDEN KAYNAKLANAN SORUNLAR:

Eğitim:

En büyük sorun, ilköğretimde ve lise öğretiminde sanat ve müzik konusuna önem verilmemesi, yeterli ders saati ayrılmaması, genç nüfusun küçük yaştan itibaren sanat dallarıyla ilgili kültür edinememesidir. Cumhuriyetin “uygar toplum” projesinden sapılmış olması, eğitim politikalarında konuların bütüncül ve yatay ilişkileriyle birlikte ele alınmaması, yapılan ve yapılacak sanatı izleyecek kitlelerin yetiştirilmiyor oluşuyla sonuçlanmaktadır.

Genç kitlenin, günümüzün en büyük vakit geçirme aracı olan Tv kanallarından bu alanda yararlanılabilmesi pek mümkün görülmemektedir. Çünkü manzara şudur:

“Sanat” kavramı yozlaştırılarak “eğlence”yle karıştırılmıştır. 

Yaygınlaşan özel TV ve radyoların büyük çoğunluğu eğitim-kültür görevlerini üstlerine almayarak reyting ve daha fazla reklam uğruna yoz ortama çanak tutmaktadır. 

Devlete ait TRT kurumu giderek “çağdaş” kavramını sadece “teknoloji” ile sınırlayıp, özde “geleneksel”e yönelmiştir. Klasik müzik yayınlarının yer aldığı devlet radyo kanalına bile arabesk reklamlar alınarak “rant” ve “gelir” ön plana çıkarılmaktadır.

Müzik ve opera eğitimi alanlar için eğlence sektörü dışında iş ve kadro olanakları yeterli değildir. Bu durum, gençlerin sanat eğitimine yönelmesini engellemekte, sanat dallarına girmek isteyen öğrenci sayısı azalmaktadır. 

“Nepotizm” uygulamaları sanat alanında bile, “akrabalık kan bağı”nın ötesinde “siyasal parti-cemaat” boyutuna taşınabilmektedir.

Müzik, opera ve balenin “günah” ve “ahlaksızlık” olduğu yolunda bir propaganda yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır.

Sanat, müzik, opera-bale alanında dengelerin yeniden sağlanabilmesi, tıpkı yozlaşma sırasında yaşadığımız gibi, bir “süreç” gerektirmektedir. Böyle bir sürecin başlatılabilmesi ise, ülkedeki siyasal gelişmelere ve kurulacak hükümetlerin iknâ edilebilmesine bağlıdır.

Yapılması gerekenlerin başında, ilköğretim ve lise öğretiminde, yaş düzeylerine göre, anlaşılır bir “genel sanat dersi”nin konulması, müzik, sahne sanatları ve plastik sanatlarla ilgili temel bilgilerin verilmesi, yeterli müzik öğretmeninin yetiştirilip atanması, müzik derslerinin yeniden basit uygulamalı biçimde (mandolin) ilköğretime konulması yer almalıdır. İlköğretimde çocukların yeniden “şarkı” söylemesi, çocuk koroları kurularak toplumun tüm katmanlarından çocukların yararlanması ve öğrenmesi sağlanmalıdır. Bu alanda kurumların ve sivil kuruluşların çabasıyla var olan eldeki mevcut, 75 milyonluk Türkiye için “devede kulak” gibi kalmaktadır.

Yatırım:

Anadolu illerinde kültür merkezi adı altında inşa edilen binaların çoğu, kapsamlı sahne sanatlarının sergilenebilmesine olanak tanımamaktadır.

Gelip geçen değişik siyasal görüşlerdeki hükümetler, genellikle “ekonomik durum” ve “bütçe yetersizliği” gibi gerekçelerle opera-bale sanatlarının icra edileceği, yeterli teknolojik ve seyir olanaklarına sahip binaları inşa etmekten kaçınmaktadır.

En somut örnekler, temeli 9. Cumhurbaşkanı tarafından atılmış CSO binasının 11. Cumhurbaşkanı döneminde hâla bitirilmemiş olması, ulusal yarışmayla elde edilen projesi ayrıntılandırılıp Bayındırlık Bakanlığı'na teslim edilmiş olan Ankara Ulusal Operaevi için on yıldır ödenek ayrılmaması, temel atılmamış olmasıdır. İstanbul AKM'nin kaderine terkedilmiş bekleyişi, Türkiye'nin pek çok Avrupa ülkesinden daha büyük nüfusa sahip kentinde, operanın göçebe gibi sahneden sahneye dolaşmak, kapsamlı yapıtlardan uzaklaşmak zorunda bırakılışı, yıllar sonra tarih kitaplarında ilginç bir örnek olarak yer alabilir.

Sanat kurumları , erken Cumhuriyet dönemi ve sonrasında , çoğu başka amaçlarla yapılmış ve “tornistan” yöntemiyle elde edilmiş yetersiz binalarda etkinlik göstermekte ve temsil vermektedir. Avrupa Birliği'ne aday bir ülkenin Başkentinde, projeleri hazır olmasına karşın, yeterli bir operaevi ile devlet konser salonunun bulunmayışı, siyasal iktidarların uzun yıllardır bu konudaki “umursamazlığını” ya da “sessiz direnişini”, acı bir çelişki olarak ortaya koymaktadır.

Kahire'ye operaevi inşa etmiş “dede”lerimizin Osmanlı dönemindeki duyarlılıklarına karşın, günümüzde bu umursamazlığı aşmak için ne yapılması gerektiği, hükümetlerin nasıl “iknâ” edilebileceği herkes tarafından düşünülmelidir.

Kentine bir konser salonu kazandıran, operaevinin yapımına da başlayan İzmir Büyükşehir Belediyesi gerçeği gözardı edilmemeli, aydınlık çizgideki yerel yönetimlerin, yanlış seçimler ve teknik hatalar yapmadan kurumların kullanabileceği sanat mekânları inşa etmesine ön ayak olunmalıdır.

 

OPERANIN KENDİ SORUNLARI:

Operamız son yıllarda, kendi olanakları çerçevesinde olumlu gelişmeler kaydetmiştir. Türkiye genelindeki mevcut örgütlenmesindeki başlıca birimler arasında eşgüdüm arttırılmış, yapıtların ve sanatçıların dönüşümü sağlanmıştır. Böylelikle daha az harcamayla daha çok iş yapılabilmesinin önü açılmıştır.

Türk bestecilerinin yıllardır birikmiş, oynanmadan, seslendirilmeden bekletilmiş yapıtlarının sahnelenmesi, niteliklerinin ortaya çıkması, en azından arşive belge olarak kazandırılması sağlanmıştır.

Aspendos'un yanısıra İstanbul'da opera festivali, uluslararası bale yarışması, Eskişehir opera festivali başlatılmıştır.

Bu olumlu gelişmelere karşın, dikkat edilmesi, önlem alınması gereken kimi gerçekleri de göz ardı etmemek lazımdır. Bir yapıtın beğenilip alkışlanmasını “tatmin edici” bulmakla yetinmemek, “şeytanın ayrıntılarda gizli olduğu” özdeyişini anımsamak gerekmektedir. Örnekleyelim:

Bazı ünvanlı kadrolar dolu olmakla birlikte, bu konularda yeterli hizmetin verilemediği görülmektedir. Bu konuların başında “Dramaturgi” gelmektedir. Başka görevlerde çalışanların sınıf değiştirerek ekonomik olanaklarının arttırılması ya da “rahat etmeleri” amacıyla, zaman içinde iyiniyetle yapılan uygulamalar, bu alanda hizmet yetersizliğine yol açmıştır. “Adama göre iş” yerine “işe göre adam” ilkesiyle hareket edilmelidir.

Yeni izleyiciyle birlikte, mevcut izleyicinin de eğitimi için yapılması gerekenler bulunmaktadır. İzleyici temsil öncesi bir kitapçık edinse bile okumaya vakti olmamaktadır. Günümüzde biletlerin çoğunun internet üzerinden satıldığı dikkate alınırsa, en azından bileti edinen izleyicinin elektronik posta adresine, önceden izleyeceği yapıtın konusu, kadrosu, ses renkleri gibi bilgiler gönderilebilir. Bu bilgiler web sitesine yüklenerek önceden ulaşılabilir hale getirilebilir.

Bastırılan kitapçıklara, eğitim açısından özen gösterilmeli, kadro listelerinde rollerin ses özellikleri belirtilmeli, sanatçı fotoğrafların altında da isimlerin yanısıra bu bilgiler verilmelidir. İzleyici böylelikle soprano ile mezzosoprano veya tenor ile bariton arasındaki farkı daha kolaylıkla öğrenip belleğine yerleştirecektir.

Kuruluş tarihleri eski olan müdürlükler başta olmak üzere, eldeki sanatçı kaynağının yeterince değerlendirilemediği, kast belirlemesinde geriye düşen, yaşları ilerlediği için tercih edilmeyen ya da fiziksel yetersizliğe düşenlerin “âtıl” kaldığı, ama fiilen ter dökenlerle aynı ücret ve özendirme ikramiyelerini aldıkları görülmektedir. Çözüm için yıllardır konuşulan, önerilen “temel maaş +verimlilik primi” sisteminin bir an önce uygulamaya konulabilmesi için gereken yapılmalıdır.

Hak kaybına yol açmayacak bir emeklilik yasası, kadroları boşaltacağı için geçici bir rahatlama yaratabilecektir. Ancak, her dönemde, eldeki insan kaynağından operanın sahnesi dışında eğitim çalışmalarında yararlanılması mümkündür. Pilot olarak seçilecek ilköğretim okullarında bu kaynağın sanat eğitimcisi olarak değerlendirilmesi için çaba gösterilmelidir. Böylece, iyi veya kötü niyetle zaman zaman ortaya atılan yıpratıcı iddialar için ortada bir dayanak da kalmayacaktır.

Ankara operasının kuruluş ve gelişim yıllarında çok önem verilen, iyi çalıştırıcıların davet edilerek, şancıların sürekli gelişiminin sağlanması uygulaması zaman içinde hız kesmiştir. Şancıların olgunluk döneminde bile iyi pedagolarla çalışmalarının nasıl düzey yükselttiği gerçeği dikkate alınarak, tüm müdürlüklerde bu konuya gereken önem verilmelidir.

Kıta Avrupasında, örneğin Almanya'da bir solistin haftada üç ayrı operanın temsilinde görev yaptığını görmekteyiz. Bizde ise bu sayı ayda bire kadar düşmektedir. Temsil sayılarının arttırılması için, repertuar saptaması, sahne kullanım olanaklarının arttırılması gibi önlemler üzerinde çalışılması gerekmektedir.

Altı müdürlüğün kadrolarında, yurtdışındaki operalarda konuk sanatçı olabilecek kapasitede çok sayıda solist bulunmaktadır. Hâlen davet alıp giden az sayıdaki solistimize yenilerinin eklenmesi, Türkiye'nin ve opera sanatında ulaşılan düzeyin tanıtılması açısından yararlı olacaktır. Bu alanda özendirici bir sistemin genel müdürlük bünyesinde oluşturulması yararlı olacaktır.

 

Opera Solistleri Derneği (OPSOD) Çalıştay Bildirisi / 18-19 Mayıs 2011 / Cermodern

 

 

***

"Müzik Sanatımız ve AB Süreci"  Sempozyumu, 17-18 Mart 2006, Ankara

 

Avrupa'daki Türk Müzisyenleri (2006)

 

Şefik Kahramankaptan

 

Türk müzisyenlerin Avrupa’da bulunuşları, AB sürecinden ve Cumhuriyetimizden yıllar önce Osmanlı döneminde başladı.. Cumhuriyetin ilanından sonra, çağdaşlaşma çabaları ve  Avrupa’yla yoğunlaşan ilişkiler çerçevesinde Türk müzikçilerin çeşitli nedenlerle Avrupa’ya çıkış ve yerleşmelerinde sürekli bir artış gözlendi.

Bu bildiride; bazı önemli köşetaşlarıyla kısa bir tarihçe, Avrupa’daki Türk müzisyenlerin gidiş nedenleri, oradaki genel durum ve konumları hakkında bilgi ve dikkate değer bazı özel örnekleri bulacaksınız.

AVRUPA’DA İLK TÜRK MÜZİSYENLER: MEHTER TAKIMI

Avrupa Türk müziği ve müzisyenleriyle ciddi anlamda ilk kez 1683 yılındaki İkinci Viyana Kuşatması sayesinde tanıştı. Bu askeri olaydan Avusturya - Alman kültürünün en önemli kazanımı Mehter esinli “Alla Turca”  tarzı müzik oldu.  “Alla Turca” bugün konser salonlarında, operaevlerinde, kasetlerde, CD’lerde canlılığını sürdürüyor.

Kuşatma sonrası barış döneminde, 1699’da büyük bir Osmanlı Heyeti Viyana’yı ziyaret etti. Osmanlı Gösteri Takımı’nın yer aldığı ve günümüze gravürlerle taşınan bu ziyaret sırasında, Mehter Takımı günde beş vakit Viyana’da Osmanlı Sefareti’nin önünde “nöbet vurdu” ve büyük ilgiyle karşılandı. Viyana halkının ve bestecilerin de ilgiyle izlediği bu halk konserlerinin de etkisiyle  “Alla Turca” stili Viyana’da doğdu. M. Haydn, W. A. Mozart, L.V. Beethoven, C. W. Glück başta olmak üzere pek çok besteci mehterden esinlenerek yapıtlar bestelediler.

MUSİKA-İ HUMAYUN’DAN CSO’YA

Mehter takımının Viyana önlerinde kendini göstermesinden tam 234 yıl sonra, bu kez Musika- Humayün, barışcıl amaçlarla Avrupa’da  izlenen Türk müzisyenler oldular. 1917’de İstanbul’a gelerek Kızılay yararına konserler veren Macar ve Alman orkestralarına karşılık olarak sadrazam Talat Paşa, Musika-İ Hümayun’u Avrupa’ya turneye gönderdi, Türk müzisyenler Sofya, Berlin, Dresden, Münih, Viyana ve Budapeşte’de konserler vererek, “Türklerin başta Beethoven olmak üzere Avrupa’nın müziğini başarıyla icra edebildiğini” gösterdiler.

Cumhuriyet döneminde, Atatürk tarafından Ankara’ya alınarak Riyaseticumhur Filarmoni Orkestrası’na (Bugünkü CSO) dönüştürülen orkestra üyeleri, 1926’da Avrupa kıyı kentlerine düzenlenen sergi vapuru turnesinde yer alarak, genç Cumhuriyetin çağdaş, batılı yüzünü gösterdiler. Dokuz yıl önce karşılarında fesli müzisyenler gören Avrupa, bu kez sivil giysiler içindeki Türk müzisyenleriyle karşılaştı. Giderek sayıları artan Türk devlet orkestraları, operaları, baleleri ve  özel orkestralar, günümüze kadar değişik Avrupa ülkelerinde gerçekleştirdikleri turnelerle Türk müzisyenlerin Batı müziği icrasındaki gelişimini sergilediler.

FLÜTÇÜ SAFFET BEY VE REY

Batı’nın Türk askeri müziğinden etkilenmesinden yıllar sonra, Batı etkisinin Osmanlı’da kendini göstermesi, Mehterhane’nin Musika-i Hümayun’a dönüştürülmesi, Batı tarzı bando ve orkestranın oluşturulmasını (1826), eğitim amacıyla Batı’ya devlet tarafından bir müzisyenin gönderilmesi izledi. Avrupa’ya gönderilen ilk Türk müzisyeni  kıdemli yüzbaşı, flütist Saffet Bey 1886’da gittiği Paris’te müzik teorisi ve solfej çalıştı, döndükten sonra ilk solfej kitabını yazdı.

Osmanlının son döneminde  Avrupa’da bir başka önemli Türk, babasının siyasetteki durumu nedeniyle Paris’e taşınmak zorunda kalmasıyla müzik dehası keşfedilen Cemal Reşit Rey’dir. Paris ve Cenevre Konservatuvarlarında öğrenim gören Cemal Reşit Rey, Türkiye’ye Cumhuriyetin ilanından  iki hafta önce dönerek İstanbul’da, öğretmenliğe başladı. Cemal Reşit Rey, Cumhuriyet’in müzik yaşamına yetiştirdiği öğrenciler ve  yapıtlarıyla önemli katkılarda bulunmuş isimlerden biridir.

CUMHURİYET’İN GENÇLERİ

Flütçü Saffet Bey’den 98 yıl sonra, Cumhuriyet rejimi  Atatürk’ün direktifiyle 1924 yılından itibaren, sınav açarak müzik eğitimi görmek üzere Avrupa ülkelerine gençler göndermeye başladı. Bu gençlerin arasında  CSO’nun şefi ve İstiklal Marşı bestecisi Osman Zeki Bey’in oğlu olan Ekrem Zeki Ün (1924-1930), Ulvi Cemal Erkin (1925-1930), Necil Kazım Akses (1926-1934), Ferit Alnar (1927-1932) ve Ahmet Adnan Saygun (1928-1931) yılları arasında çeşitli Avrupa ülkelerinde müzik eğitimi gördükten sonra yurda döndüler. Yurt dışında aynı dönemde eğitim görenler arasında Necdet Remzi Atak, Ferhunde Atak Erkin, Nurullah Taşkıran gibi isimler de bulunmaktadır.

HÂRİKA ÇOCUKLAR:

1940’lı yıllarda Avrupa’ya bu kez bir “dâhi” ve bir “yetenekli” çocuk, eğitim amacıyla gönderildi. İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde özel ilgisi ve Milli Eğitim Bakanı  Hasan Âli Yücel’in gayretleriyle, tüm yabancı otoriteler tarafından da  “genius/dahi” olarak nitelendirilen İdil Biret (piyano) ve yetenekleri otoritelerce takdir edilen Suna Kan’ın (keman) yabancı ülkelerde müzik eğitimine gönderilmesine ilişkin yasa çıkartıldı.(1948) Yasa sekiz yıl sonra, başka yetenekli çocukları da kapsayacak biçimde genişletilerek yeniden düzenlendi.(1956) 

Kısaca “Hârika Çocuklar Yasası” olarak adlandırılan 6660 Sayılı Yasa kapsamına alınan sanatçılarımız saptayabildiğimiz kadarıyla şöyle sıralanıyor: 

 

Piyano :   İdil Biret ,  Verda Erman, Ateş Pars , Fuat Kent , Selman Ada ( aynı zamanda kompozisyon), Gülsin Onay, Hüseyin Sermet ,  Emrecan Yavuz (Kapsama alındı, yurtdışına gönderilemedi)  Keman: Suna Kan , İsmail Aşan, Tunç Ünver

Burada “saptayabildiğim kadarıyla” deyimini kullanmamın nedeni, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıklarından bugüne kadar doğru bir liste almanın mümkün olmayışıdır. Örneğin ailesinin olanaklarıyla Avrupa’da eğitim gören ünlü kemancımız Ayla Erduran ile piyanistimiz Ayşegül Sarıca verilen listede sanki 6660 sayılı yasadan yararlanmış gibi gösterilmiştir. 

Kaynak yetersizliği gerekçesiyle 6660 sayılı yasa işlemez hale getirilince, Mithat Fenmen ve İlhan Baran’ın gayretleriyle üstün yetenekli çocukların Ankara Devlet Konservatuvarında değişik bir programla yetiştirilmesi için hazırlanan ve Bakanlar Kurulu kararıyla 1976’da  kabul edilen “özel statü” ile 6660 sayılı yasa ve MEB tarafından verilen devlet bursu, kimilerince karıştırılmaktadır.  

MEB Bursuyla giden Tuluyhan Uğurlu, Taşkın Oray gibi müzisyenler, yukardaki her iki gruba da girmemekte, doğrudan bakanlık tarafından sınav açılarak verilen devlet bursundan yararlananlar arasında bulunmaktadırlar.

TÜRK MÜZİSYENLERİN AVRUPA’YA GİDİŞ NEDENLERİ:

Müzikçilerimiz değişik nedenlerle Avrupa’ya gitmişler, gene farklı nedenlerle dönmüş veya kalarak müzik yaşamlarını orada sürdürmüşlerdir. Avrupa’daki Türk müzisyenleri şu gruplarda toplayabiliriz:

Ø  Devlet tarafından gönderilen ve dönmeyerek bursu ödeyip Avrupa’da yerleşenler.

Ø  Başka burslar kazanarak gidip kalanlar.

Ø  Kendi olanaklarıyla gidip, eğitim gören ve  iş bulanlar

Ø  Avrupa’da çalışan Türk ailelerin ikinci, üçüncü kuşak çocukları

 

Türkiye’deki müzik yaşamının, ülkenin genel koşulları içinde giderek olumsuzluklardan daha çok etkilenmesi, müzik öğrenimi gören gençleri  Avrupa’ya gitme yolu araştırmaya yöneltiyor. Kompozisyon ve çalgıcılık dallarında farklılıklar gösterse de nedenleri şöyle sıralayabiliriz.

 

Ø  Türkiye’deki konservatuvarlarda, eğitimini daha ileriye götürebileceğine inanmamak

Ø  İleri düzeyde müzik eğitimi alabilmek ve dalında sivrilmiş ünlü eğitimcilerle çalışabilmek

Ø  Değişik ekol ve tarzları tanımak

Ø    Türkiye’de devlet sanat kurumlarında kadrolara vize verilip yeterli sınav açılmaması nedeniyle,  işsiz kalma durumu

Ø  İş bularak Avrupa orkestralarında veya üniversitelerinde  çalışmak

 

ALMANYA VE DAAD BURSU

Türk müzisyenlerin en yaygın biçimde bulundukları ülke Federal Almanya. Türkiye’den Almanya’ya giden Türk müzisyenlerin pek çoğunun ilk çıkış noktası DAAD bursu oluyor.

Alman Akademik Değişim Servisi (DAAD), yabancı başvuru sahiplerine güzel sanatlar, dizayn, sinema, müzik, mimarlık, sahne sanatları, reji, dans ve koreografi alanlarında Almanya'daki bir Devlet Yüksek Okulunda, mezuniyet dışında, derinlemesine araştırma olanakları sunuyor. Burs süresi bir öğretim yılı ama, özel durumlarda başvuru üzerine uzatılabiliyor. Burs başlangıcında 32 yaşını geçmemiş olmak gerekiyor...

Burs miktarı aylık 715 €. Gerektiğinde aileler için ek ödeme ve kira yardımı da yapılıyor. Ayrıca yolculuk ve bagaj giderleriyle, hastalık sigortası da DAAD tarafından ödeniyor.

Araştırmaya yönelik eğitim için verilen burslar genellikle kendi ülkelerindeki tüm eğitim olanaklarından yararlanmış ve bu süreci bitirme sınavıyla tamamlamış adaylar için öngörülüyor. Müzikcinin branşına göre kayıt, partisyon, video benzeri materyal isteniyor ve bu Alman konservatuvarlarından uzman bir kurul tarafından izlenerek başvurular değerlendiriliyor.

Alman Kültür dairesi’nin kayıtlarına göre 1985 yılından bu yana toplam 85 Türk müzisyeni DAAD bursundan yararlanmış. DAAD bursundan yararlanarak Almanya’ya giden müzisyenlerin bazıları, orada kalmış durumda. Çoğunluğun ise Türkiye’ye dönerek orkestra, opera ve eğitim kurumlarında görevlerine devam ettikleri gözleniyor.




Günümüze kadar DAAD bursundan yararlananlar arasında, dikkati çeken isimler şunlar:

Fazıl Say, Özgür Aydın, Emre Elivar, Aylin Çakıcı, Ergican Saydam (piyano), Mahir Çakar (korno), Oktay Dalaysel, Reyyan Yücelen, Aslı Özsoy, Emre Tamer, Tuncay Yılmaz (keman), Koral Çalgan (viyola), Osman Mumcuoğlu, Onur Özkaya (kontrabas), Güzin Bilgen, İrfani Özdemir (obua), Gülşen Tatü, Songül Özdemir (flüt), Remziye Tanrıkulu ve Hülya Saydam (şan) 

 

DAAD bursundan yararlananlar arasında bugün hayatta olmayan piyanistlerimiz Gülay Uğurata ile Vedat Kosal da bulunuyor. Uğurata Türkiye’ye dönmüş, Kosal ise Münih’e yerleşerek konser piyanisti olarak Almanya’da çalışmaya başlamıştı.

Özel bir örnek: Betin Güneş

DAAD bursuyla Almanya’ya giderek orada kalıp tutunma başarısı gösteren en önemli isim kompozisyon ve orkestra şefliği alanında sivrilen Betin Güneş’tir. Besteci, orkestra şefi, piyanist ve tromboncu olarak etkinliğini sürdüren Güneş, 1980’den beri profesyonel müzikçi kimliğiyle Almanya’da yaşıyor. 

Köln Müzik Yüksek Okulu’nu bitiren, çeşitli yarışmalarda başarı elde eden Güneş, 1988’de Köln Senfoni Orkestrası’nın kurulmasına öncülük etti. Halen bu  bu orkestranın sanat yönetmeni ve şefi. Ayrıca, Salih Yiğit’le birlikte kurduğu Mondial Filarmonik Orkestrası’nın da şefi. 

Avrupa’da çalgıcılık yapan Türk müzisyenlerden oluşturduğu bir orkestrayla  1997’de Eskişehir Festivali’nin açılış konserini yapmıştı. Güneş’in tüm besteleri yurtdışında seslendirildi ve CD olarak yayımlandı. Bunların bir bölümü çeşitli Avrupa kurumlarının siparişleri üzerine yapıldı. Eserleri İsviçre’deki Edition Marc Reift tarafından yayımlanıyor. Betin Güneş, Türkiye’den önce Avrupa Birliği’ne tam olarak girebilmeyi başaran Türk müzisyenlerin başında geliyor. 

Koblenz Oda Orkestrası’nın başkemancısı Sedat Şen de DAAD bursundan yararlanıp, Almanya’da kalarak tutunma başarısı gösterenlerden. Halen eski DAAD bursiyerlerinden genç piyanistlerimiz Özgür Aydın  ile Emre Elivar, konser piyanisti olarak etkinliklerini Berlin merkezli olarak sürdürüyorlar. Örneğin Özgür Aydın 17-18 ve 24-25 Mart 2006 günleri Beethoven’in beş piyano konçertosunu Almanya'nın Braunschweig ve Wolfenbüttel kentlerinde In-Kun Park yönetimindeki  Braunschweig orkestrası eşliğinde seslendirdi.

Bir başka önemli örnek obua sanatçısı ve hocası Taşkın Oray. İzmir Devlet Konservatuvarını bitirdikten sonra 1969’da MEB devlet bursuyla Essen’deki Folkwang Müzik Yüksek Okulu’nda öğrenim gören Taşkın Oray, yarışmalarda ve konserlerde büyük başarı gösterdi. Düseldorf  Senfoni’nin solo obuacısı olan Oray, Schuman Müzik Yüksek Okulu’nda ders veriyor. Ayrıca yöredeki oda müziği çalışmaları ile dikkati çekiyor. Almanya’ya CSO’dan ayrılarak gelen kemancı Erol Aygün de, uzun yıllar çeşitli orkestralarda keman çaldı, halen  Gerbrunn’da yaşıyor ve zaman zaman gelerek Başkent Üniversitesi’nde oda müziği çalışmaları yaptırıyor.

Yiğit Aydın ve Sinem Altan

Almanya’da  öğrenim veya akademik çalışma sürdürürken, bir yandan da bestecilik etkinliğinde bulunan Yiğit Aydın ile Sinem Altan da önemli birer örnek.

Ankara Devlet Konservatuvarı Kompozisyon Bölümü ile ODTÜ Makine Mühendisliği bölümü mezunu, ODTÜ Sosyoloji masterlı Yiğit Aydın; halen Almanya’da, Frankfurt’ta yaşıyor. Marburg Müzikbilimleri Enstitüsü’ndeki doktora çalışmalarını Sabine Henze-Döhring yönetiminde sürdürerek “Yeni Türk Müziği” konusunda bir tez hazırlıyor. Bestecilik verimi ise Eczacıbaşı Beste Yarışmasını iki kez üstüste kazanmasını sağladı. Son olarak 2005’te Uluslararası Ankara Müzik Festivali’nde Anders başlıklı piyano ve yaylılar için  eseri dünya prömiyeri yaptı. Almanya’da seslendirilen oda müziği  eserleri de ilgiyle karşılanıyor.

 

Sinem Altan ise çok genç bir besteci, henüz 20yaşında. Bilkent’te okurken Arif Melikov’un dikkatini çeken Sinem Altan, Doğramacı Bursu’yla 11 yaşındayken gittiği Berlin’de kompozisyon alanında iki önemli okulda UDBerlin Güzel Sanatlar Üniversitesi ve Hans Eislerr Müzik Akademisi’nde  paralel olarak öğretimini sürdürürken, besteleri çeşitli müzik gruplarınca seslendiriliyor ve siparişler alıyor. Ayrıca eserlerinin seslendirilmesinde piyanist olarak da dikkati çekiyor. Son olarak sipariş üzerine yazdığı “Mesir Macunu” adlı operası Berlin’de sahnelendi ve büyük ilgiyle karşılandı.

Genç Kontrabasçılar

Kontrabasçı genç Orçun Mumcuoğlu ise Ankara Devlet konservatuvarı’nı bitirdikten sonra, daha ileri öğretim görmek ve sanatını icra etmek üzere kendi olanaklarıyla Almanya’ya giden bir müzisyen. Son olarak, sınavını kazandığı Almanya’nın önemli orkestralarından Bamberg Senfoni’de yapılan oylamada, oybirliğiyle orkestranın asil üyeliğine kabul edildi. 

Bir başka kontrabasçı Onur Özkaya DAAD bursuyla gittiği Almanya’da halen Mahler Oda Orkestrası üyesi. Bir başka genç kontrabasçı Burak Marlalı Freiburg’da hem orkestra’da çalıyor, hem de yüksek lisans çalışması yapıyor. Marlalı Türkiye’deki orkestralarla da kontrabas solisti olarak konserler verdi.

ALMANYA’DAN SEÇME ÖRNEKLER

Almanya’dan bazı seçme örnekleri şöyle sıralayabiliriz:

Ø  Detmold merkezli olarak çeşitli konser ve festivallere davet edilerek katılan, bu arada Türk bestecilerinin yapıtlarını konserlerinde seslendirerek Çağdaş Türk Müziği’nin tanıtımına önemli katkı sağlayan piyanist Yeşim Gökalp,

 

Ø  Frankfurt opera orkestrasında solo kornist, Mahir Çakar öğrencilerinden Mahir Kalmik,  

 

Ø  Münster Opera Orkestrası kemancılarından ve Münster Oda Orkestrası konzertmeisterlerinden, her yıl Türkiye’de birkaç kez solo çalan kemancı  Muharrem Cenker, 

 

Ø  Türkiye’de hiç tanınmayan ancak genç yaşta Almanya’da profesör olarak Duesseldorf  Müzik Yüksek Okulunda ders veren, Prof. Altuğ Ünlü, 

 

Ø  Eğitimini Saarbrucken’de TEV bursiyeri olarak tamamlayan,  solo konserler veren, Maxim Vengerov’un asistanlığını yapan  Özcan Ulucan,

 

Ø  Gene TEV bursiyeri olan ve ağabeyi  Özcan Ulucan’la oda müziği konserleri veren Birsen Ulucan,

 

Ø  Detmold’ te eğitim gördükten sonra Kassel Operasi ikinci keman grup şef yardımcısı olarak çalışan  Elvan Baran,

Ø   

Ø  Almanya’da lutiye olarak sivrilen Selim San ve Ahmet İyidoğan’ı da ihmal etmemek gerek.

 

AVUSTURYA’DAKİ TÜRK MÜZİKÇİLER

Avusturya’da da, Almanya kadar olmasa da, çoğu Viyana’da olmak üzere hayli Türk müzisyen bulunuyor. 

6660 Sayılı yasadan yararlandırılarak yurt dışında eğitim gören Fuat Kent, Avusturya’da çağdaş müzik alanında önde gelen piyanistlerden. Yeni Sanat adlı bir topluluğu var. Amerikalı besteci Crumb’un yapıtlarının Avrupa’da tanıtılmasında önemli rol oynadı, kayıtlar yaptı. Halen Voralberg Konservatuvarı’nda ders vermeyi sürdürüyor.

 

Ertuğrul Sevsay, Türkiye’de daha çok Avusturya’da kurduğu tango orkestrasıyla verdiği konserlerle tanındı. Sevsay, Viyana Müzik ve Sahne Sanatları  Üniversitesi’nde kompozisyon bölümünde orkestrasyon dersleri veriyor. Yeni bir ders kitabı yayımladı.

 

Aynı üniversitede yıllardır Pedagoji bölümünde ders veren Prof. Inci Häusler Altınok, Viyana’daki Türk müzik öğrencileri ve müzisyenleri arasında çok iyi tanınan, fahri kültür ateşesi gibi çalışan bir isim.

 

Can Aksel Akın, genç bir besteci olarak, hem Viyana Müzik ve Sahne sanatları Üniversitesi’nde doktora çalışması sürdürüyor, hem de besteci olarak  değişik alanlarda Avusturya’nın müzik yaşamına katkıda bulunuyor. 2005 Eczacıbaşı Beste Yarışması’nda ikinciliği elde etti. Çeşitli kombinasyonlar için çok sayıda oda müziği eseri Avusturya ve İsviçre’de seslendirildi. Ayrıca besteci olarak  Türkiye’yi çeşitli festivallerde temsil ediyor. 2006 yaz aylarında Uluslararasi Allegro Vivo Oda Müziği Festivali’nin (www.allero-vivo.at) açılışında ve ayrıca iki konserde seslendirilmek üzere “Ney solo, Keman solo, Yaylılar ve Vurmalılar İçin” yaklasik 20 dakikalık bir müzik besteliyor. Ney soloyu Avrupa’daki bir başka müzikçimiz Kudsi Erguner seslendirecek. Böyle bir yapıtın bestelenip seslendirilmesi Avusturya  Cumhurbaşkanlığı’nca da destekleniyor.

 

Piyanist Kamerhan Turan, Viyana Müzik ve Sahne Sanatları  Üniversitesi’nde ders veriyor. Davet aldığı çeşitli orkestralarla solistlik etkinliğini  ve Şölen Dikener (ABD- çello), Hülya Saydam (Türkiye- mezzosoprano) başta olmak üzere çeşitli Türk solocularla oda müziği çalışmalarını sürdürüyor.

 

Atilla Aldemir solo kemancı olarak konserler veriyor.  Engin Yafet, Halk Operası Orkestrası ikinci keman grup şefi…

 

İki piyanoda Ferhan-Ferzan Önder çalışmalarını  Avrupa ağırlıklı olarak çeşitli orkestralar eşliğinde iki piyano için yazılmış eserleri seslendiriyor, ayrıca resitaller veriyorlar.. 

 

Seçil İlker sınavı kazanarak  Viyana Operası’na bu yıl girdi, Viyana Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi’nde master yapıyor.

 

Didem(mezzo) ve Sinem(soprano) Balık Kardeşler, İstemihan Talay’ın Kültür Bakanlığı döneminde sağlanan bir destekle gittikleri Viyana’da, “opera ikizleri” olarak konserlerle  müzik yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar.






HOLLANDA’DAKİ BESTECİ VE YORUMCULARIMIZ

Hollanda gerek yüzölçümü, gerek nüfus itibariyle küçük bir ülke olmasına karşın, özellikle yeni müzik ve caz alanında genç Türk bestecilerinin kendilerini geliştirmek için seçtikleri bir cazibe merkezi. Çünkü konservatuvarlarında özellikle yeni ve elektronik müzik alanlarında önemli hocalar ve teknik olanaklar bulunuyor.

Hollanda’da yerleşik Türk müzisyenler içinde en eskisi viyolacı İmer Saraçoğlu. 1969’da sınav kazanarak, CSO’dan ayrılıp Amsterdam Concertgebauw orkestrasına girdi ve 30 yılı aşkın orkestrada çalıştı. Piyanist ve besteci Meliha Doğuduyal da yüksek lisansını  bestecilik alanında Hollanda’da yaptı. Son olarak bir eseri Orkestra@Modern tarafından Ankara’da seslendirildi. Zaman zaman Türkiye’deki devlet orkestralarıyla konser veriyor. Şirin Pancaroğlu için arp parçaları yazıyor.

Türkiye’de çeşitli sahne müzikleri yazmış olan Selim Doğru, Utrecht ve Rotterdam Konservatuvarlarında kompozisyon bölümlerinde lisans ve yüksek lisans çalışmalarını tamamlamış, sürekli sipariş alan, sahne müzikleri ve konser parçaları  çeşitli topluluklarca seslendirilen bir besteci. Yapıtları yeni müzik ve elektronik müzik alanlarında yoğunlaşıyor. Selim Doğru’nun eserleri Hollanda, Türkiye, Almanya, Belçika ve İsviçre’de seslendiriliyor..

 

Uğraş Durmuş, Bilkent kompozisyon bölümü sonrası Rotterdam Konservatuvarı kompozisyon bölümünü bitiren ve Amsterdam Konservatuvarında yüksek lisansta  ünlü Theo Loevendie’nin sınıfından bu yaz mezun olacak bir başka genç besteci. Eserleri çeşitli topluluklarca çalınıyor ve siparişler alıyor. Son olarak Hollanda Besteciler Birliği’ce iki yılda bir düzenlenen  Henriette Bosmans Kompozisyon Yarışması’nı kazanarak önemli bir başarı elde etti. Dönerek Türkiye’de doktora ve beste yapmayı amaçlıyor.

Esra Pehlivanlı, ADK’nu bitirdikten sonra ünlü viyolacı ve besteci Michel Kugel’la çalışmak üzere Belçika’ya giden, Belçika ve Hollanda’daki kraliyet konservatuvarlarında lisans ve solistlik bölümlerini bitirerek Hollanda’da yerleşen bir genç viyolacımız. Avrupa’da çeşitli yarışmalarda derece aldı. Esra halen Hollanda’da yaşıyor ve bağımsız bir viyola solisti olarak Avrupa ülkelerinde verdiği solo dinletiler, orkestra eşlikli konserler ve oda müziği dinletileriyle ayakta durmaya çalışıyor. Kurduğu iki ayrı ikili var.  Piyanist Anastasia Safonova ile viyola-piyano, akordeoncu Marko Kassl ile viyola-akordeon ikilisi olarak festivallere katılıyor, dinletiler veriyorlar.

 

Hollanda’da bilinen diğer Türk müzisyenler şöyle:

 

Hülya Keser, Roterdam Konservatuvarından mezun olduktan sonra yüksek lisansını da tamamlamış başarılı bir piyanistimiz.

 

Emirhan Tuğa, Amsterdam Konservatuvarı klarinet bölümünden mezun oldu ve Hollanda’ya yerleşti. Amsterdam müzik okulunda ders verirken çeşitli topluluklarda klarinet çalıyor.

 

Oğuz Büyükberber, Amsterdam Konservatuvarında yüksek lisans programına devam eden bas klarinetçimiz. Modern müzik ve cazı birleştiren ilginç besteleri var, çok sayıda konsere katıldı.

 

Timuçin Şahin, dünyaca tanınan bir caz gitaristi ve besteci. Amsterdam konservatuvarı mezunu…Hollanda’da iki önemli ödül kazandı. Amerika’da da tanınıyor ve çalışıyor ama merkez olarak Amsterdam’da bulunuyor.

 

Çağlayan Yıldız önemli projelerde yer alan bir caz gitaristi, Utrech Konservatuvarı mezunu, elektronik müzik üzerine yüksek lisans yapıyor. Kendi kurduğu ve yönettiği Turqumctance adlı orkestra ile konserler vermektedir.

 

Esra Dalfidan, caz solisti-besteci . Almanya’da doğdu, . Amsterdam Konservatuvarının caz bölümünden mezun oldu şimdi yüksek lisans yapıyor. Kendi parçalarını ve halk müziğimizden yaptığı aranjmanları seslendirdiği caz grubuyla başarılı konserler veriyor.

 

Evrim Demirel, Hollanda’nın önemli yeni müzik topluluklarına eser besteleyen ve yüksek lisansıs yapmakta olan bir piyanist-besteci. Çeşitli yarışmalarda ödülleri var.

 

Gökçe Altay da  Rotterdaml’da yüksek lisansını elektronik müzik üzerine tamamlamakta olan bir besteci. Eserleri değişik konser programlarında seslendirildi. İstanbul’a yerleşmeyi planlıyor.

 

ÇİZME’DEKİ LA DİVA

Avrupa’da kökleşmiş, uluslararası ün kazanmış en önemli şan sanatçımız Leyla Gencer’dir. Opera sanatının beşiği İtalya’da kendini kabul ettirdi, dünyanın önemli sahnelerinde  “La Diva Turca” olarak Türkiye’yi temsil etti. 1954 yılında Napoli’deki ünlü San Carlo Tiyatrosu’nda “Madame Butterfly” ile başlayan uluslararası platformdaki opera serüveni, 1975 yılında Milano’daki La Scala’da kazandığı başarıyla doruğa çıktı. 1980’de sahnelere veda edinceye kadar hep dorukta kaldı. Halen Milano’da La Scala Akademisi’ni yönetiyor, İstanbul’da kendi adını taşıyan uluslar arası şan yarışmasının kurucusu.

 

Leyla Gencer’i gene 50’li yıllardan itibaren Suna Korad, Ayhan Baran gibi şan sanatçılarımız izledi. 80’li yıllardan itibaren Almanya’daki operaevlerinde Hakan Aysev, Sedat Öztoprak gibi şancılarımız kadrolu olarak çalıştılar. Halen Avrupa’daki dolaşımda Bülent Külekçi, Bülent Bezdüz, Burak Bilgili, Ünüşan Kuloğlu gibi erkek sesleri başta olmak üzere Türk şan sanatçılarının yer aldığını görüyoruz. 

 

Ada’daki iki isim

İngiltere’de Türk müzisyen olarak ilk akla gelen isim viyola sanatçısı Ruşen Güneş’tir. 1961’de CSO’da çalışmaya başlayan iki yıl sonra bir burs kazanarak İngiltere’de iki yıl daha okuyan Güneş, daha sonra bir başka bursla ABD’de bir yıl kaldı. 1970’de tümüyle İngiltere’ye göç etti, Londra Filarmoni’nin başviyolacısı oldu, daha sonra BBC Senfoni Orkestrası’nın başviyolacılığını yaptı. Altı yıl önce oradan da emekli oldu. Halen Londra’da hocalık yapıyor, solistik çalışmalarını sürdürüyor. Bu yıl 23. Uluslar arası Ankara Müzik Festivali’nde de Pelin halkacı’yla keman-viyola ikilisi olarak izleceğiz Güneş’i…

 

Ada’da yaşayan müzikolog-besteci Emre Aracı, özellikle Avrupa-Türkiye ilişkilerinin tarihinde müzik alanında bilinmeyenleri veya unutulmuşları araştırıp ortaya çıkararak önemli bir hizmet yapıyor. Aracı, hem konuları belgeliyor, hem de seslendirerek kayıt altına alınmasını sağlıyor. Aracı’nın, özellikle Dışişleri bakanlığı kanalıyla kimi ülkelerde düzenlenen açıklamalı konserleri, Türkiye ve tarihimizin tanıtılmasına da katkı oluşturuyor.

 

İngiltere ile Türkiye arasında müzik köprüsü oluşturulmasında besteci Sıdıka Özdil ile kızkardeşi şef İnci Özdil’in de katkılarını kaydetmekte yarar var. Özellikle çağdaş müzik konusunda karşılıklı alışverişi sağlıyor ve SCAMV’nın önderliğinde oluşturulan Orkestra@Modern aracılığıyla bu işbirliğinin dinleyiciye de yansımasını sağlıyorlar.

 

Fransa ve Belçika’nın ünlüleri

Fransa’da en ünlü müzik elçimiz piyanist Hüseyin Sermet.  Ankara Devlet Konservatuvarı sonrası üstün yetenekli çocuklar yasası kapsamında Paris’te okuyan, pek çok yarışmada ödül kazanan Sermet, halen çok satan CD’leri, uluslararası konser turneleriyle Fransa’da yaşayan en ünlü Türk müzisyen. Hüseyin Sermet’i, Türkiye’de yaşamasına rağmen yaptığı çağdaş müzik kayıtlarıyla dikkati çeken piyanistimiz Toros Can izliyor. Neyzen Kudsi Erguner de Fransa’da etkinlikleri ilgiyle izlenen bir müzisyenimiz.

 

Belçika’da ise en kayda değer Türk müzisyen, Belçika Kraliyet Konservatuvarı öğretim üyelerinden piyanist-besteci Muhittin Dürrüoğlu Demiriz. 9 Mayıs  2004’te 

''Avrupa Günü'' ve Belçika Krallığı'nın ''Hanedanlık Günü'' ortak kutlamaları için seçilen yorumcuydu..  Saint Michel Senfoni Orkestrası eşliğinde besteci Didier van Damme'ın eserlerini seslendirdi. Aynı zamanda Belçika, dolayısıyla AB vatandaşı olan Muhittin Dürrüoğlu Demiriz, konser akşamı kendisini ''Türk kimliğini benimseyen ve doğuştan Avrupalı hisseden bir kişi'' olarak tanımlayarak konserin kendisi için sembolik bir anlamı bulunduğunu belirtiyor, ''AB'ye üyelik benim çocukluk rüyamdı, çocuklarıma o günü göstermek istiyorum'' diyordu.

 

Demiriz’in çocukları, hâtta torunları o günü görebilecekler mi, biraz şüpheli ama, pek çok Türk müzisyenin kimi çifte vatandaşlık yoluyla resmen, kimi kayıtlı biçimde çalışarak fiilen, çoktan AB’ye girmiş oldukları bir gerçek.

"Müzik Sanatımız ve AB Süreci"  Sempozyumu, 17-18 Mart 2006, Ankara



(Not: Bildirideki isim ve pozisyonlar, 2006 yılı için geçerlidir. Adı geçen müzisyenlerden dönenler ve yeni gidenler olmuştur)
 

***

 

İzmir 1.Ulusal Müzik ve Sahne Sanatları Kongresi’2001

MÜZİK KURUMLARININ YAPILANMASINDA YENİ ARAYIŞLAR...

 

  Şefik Kahramankaptan
                                                                                          
(Gazeteci-Sanat Yazarı)

   
Bizde ne yazık ki “Böyle gelmiş, böyle gider” inancı ve “idare-i maslahat” kolaycılığı bir hayli yaygın. Devletin müzik kurumları da bu anlayıştan nasibini yeterince almış durumdaydı.
Ama ne zaman ki, bazı orkestralarımızda gerçekten “böyle gelip böyle gitmeyeceğinin” bilincine varanlar çıktı... Ne zaman ki, kimilerinin eskiden açıklamaktan çekinerek sadece kendine sakladığı “arayışlar” resmi kayıtlara geçirilerek Ankara’da sempozyumlar düzenlendi, işin rengi değişti. Bugün artık aklı başında herkes, müzik kurumlarının yeniden yapılanması, çağdaş işletmecilik ve yönetim anlayışının egemen olması gereğine inanıyor.
REEL GERİLEME
Bu saptamayı yaptıktan sonra şöyle bir geriye dönüp bakalım.
Atatürk’ün, imparatorluğun Muzıka-yı Hümayun’ununu Ankara’ya taşıyıp , Riyaset-i Cumhur Filarmonu Orkestrası’na dönüştürmesiyle başlayan yolculukta, 78 yılda ulaşılan devlete ait orkestra, opera-bale  sayısı kimilerince yeterli görülebilir. Gerçekten de Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, sanat kurumlarımızın sayısında hatırı sayılır bir artış olmuştur. Ancak artan nüfusla kıyaslandığında "reel" olarak bir gerileme söz konusudur.
Atatürk'ün uygar, "sanata duyarlı" bir toplum inşa etme hedefine ulaşmak için çalışılırken, 1950'den itibaren eğitim sisteminde geriye gidişler ve  giderek dinsel yaklaşımların ön plana çıkarılmasıyla, fiilen bir "karşı devrim" süreci başlatılmıştır. Ne yazık ki bu süreci başlatanlar önemli mesafe almayı da başarmışlardır.
BAKANLIKTA DÜZENLEME GEREKSİNİMİ
Uygar ve sanata duyarlı bir toplum hedefine ulaşma çabalarında, devlete ait müzik kurumlarının önemli görevleri bulunmaktadır. Ama zaman içerisinde bu görevler unutulmuş, salt siyasal amaçlarla, oy hesaplarıyla yeni bazı kurumlar oluşturulmuştur. Siyasetin zaman zaman "seçmene iş bulma aracı" olarak kullanıldığı Türkiye'de ne yazık ki, Anadolu'nun çeşitli kentlerinde bu amaçla "sanatçı kadrolu" TSM ve THM koroları oluşturulmuştur. Bazı sanat kurumlarında, esas gereksinim duyulan sanatçılar yerine idari kadrolar şişkinleştirilmiş, sanatçı kadrolarına bu unvanı hak etmeyen bazı kişiler atanarak, kurumlar yozlaştırılma tehlikesiyle karşı karşıya bırakılmışlardır.
Hep örnek alınan tüm Batı dünyasında ve  bizden yıllar sonra çoksesli müzik serüvenine atılan ama gerek altyapı, gerekse üretimde bizi fersah fersah geçen Japonya'da, koristleri maaşlı yaygın devlet koroları bulunmamaktadır.
Buralarda devlet, dernekler çevresinde oluşmuş koroları özendirmek amacıyla bazı desteklerde bulunmaktadır. Tıpkı bu yıl Kültür Bakanlığı'nın bazı amatör koroları bu yıl yurtdışı yarışmalara gönderdiği, ve bugünlerde Anadolu’da kurulu bazı amatör koroları yaşatma ve yenilerinin kurulması için “destek” kararı aldığı gibi...
Batı'da, bizdeki gibi bazıları maaş almak dışında pek iş yapmayan oluşumlar söz konusu değildir. Kültür Bakanlığı öncelikle, yılların birikimiyle gelinen bu noktada radikal tedbirler alarak, iş üretenle yatanın aynı kefeye konulduğu bu haksızlığa bir son vermelidir.
Bakanlığın ayrıca kurumların bağlılıklarında temel disiplinleri göz önüne alarak süratle bir düzenleme yapması zorunluluktur.
Plastik sanatlar ile müzik eğitim ve icra itibariyle birbirinden tümüyle farklı birer disiplin olmalarına karşı, yıllardır orkestralar ve korolar israrla, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'ne bağlı tutulmaktadır. Ressamın eline keman verip "çal" demek, kemancının eline fırça-palet tutuşturup "resim yap" emrini vermek ne denli ters ve mantıksız ise, bakanlıktaki yönetim şemasında orkestra ve koroları  plastik sanatlarla görevli Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'ne bağlı tutmak o denli ters ve mantıksızdır.
Orkestralara uygulanan CSO yasasında bu yönde bir zorunluluk da bulunmamaktadır. Şu halde, konu hemen bir bakan oluruyla çözüme kavuşturulabilir, orkestralar kendileriyle ilgili bir üst oluşum yasayla belirleninceye kadar, müsteşar yardımcılarından birine bağlı olarak etkinliklerini sürdürebilirler. Ancak bakanlık, bu terslikte israr etmektedir.

GÖREV VE SORUMLULUKLAR
Müzik kurumlarına ilişkin yasal düzenlemeler yapılırken, "görev sorumluluğu" gözden kaçırılmamalı, bu kurumların çoksesli müziğin yaygınlaştırılmasına ve toplumun eğitilmesine ilişkin çalışmaları yasayla verilmiş bir "görev" olarak tanımlanmalıdır. Yani yapılması "zorunlu" hale getirilmelidir. 

Elbette sanatçıların, "vakıflardaki kâtip"ten farklı statüleri olacaktır. Ama "devlet memurluğu" devam edeceğine göre, sanat kurumunun ve sanatçının  görev ve sorumlulukları da açıkça belirtilmeli, böylece kurumların "verimliliği" arttırılmalıdır.
Bu görev ve sorumluluk çerçevesi içinde, ulusal edebiyatımızın, müziğimizin en iyi biçimde değerlendirilmesi, tanıtılması yönünde etkinlikler de zikredilmelidir. Koskoca bir yıl boyunca göstermelik birkaç parça dışında Türk bestecilerinin eserlerinden adeta "kaçan" orkestraların yerini, bu eserleri seslendirmek için yarışan topluluklar almalıdır.
Bu çerçevede Kültür Bakanlığı’nın 15 besteciye yapıt siparişinde bulunmasını takdirle karşılamak gerekir.  Tarihe baktığımızda pek çok ünlü  yapıtın, prenslerin, kralların, imparatorların , belediyelerin, bakanlıkların siparişi sonucu  yaratıldığını görürüz. Sipariş  doğru kişilere doğru biçimde yapıldığı taktirde, düzeyli yapıtlar kazanmanın en kestirme yoludur.
Türk eserlerinin nota yazımı ve telif sorununa da bakanlıkça bir çözüm getirilmeli, böylece  orkestraların "telif ödeyemediğimiz için çalamıyoruz" mazeretinin veya "orkestra yazısı kötü, okunmuyor"  gerekçesinin ardına sığınmalarının önüne de geçilmelidir.
EŞGÜDÜM ZORUNLULUĞU
Orkestralar arasında program, şef ve solistler açısından eşgüdümü sağlamak ve planlamada ortaklık yapabilmek  için, orkestra müdürleri ve genel müzik direktörlerinin de katılacağı, bir üst kurul yararlı olabilir. Ayrıca, orkestra ve koroların  özerk yönetimlerinin bağlı bulunacağı bir Müzik İşleri Genel Müdürlüğü düşünülmelidir.
Özetle; Orkestraların yıllık konser, turne, gösteri miktarlarına doyurucu bir "taban" konulmalıdır.
Müzik kurumlarının repertuvar belirlemelerinde Türk yazar ve bestecilerinin eserlerine belirli oranda yer vermeleri zorunluluğu getirilmelidir.                                              
ÖZERK YAPILANMA
Müzik kurumlarının genel statüsü "özerk yapılanma" olarak düşünülmeli, ancak iyi çizilmiş bir çerçeve ile, şef, solist, rejisör konumundaki sanatçıların sadece kadrolarının bulunduğu kurum değil, tüm kurumlar tarafından değerlendirilmeleri gereği, yasa ile esaslara bağlanmalıdır.
Böylece yılda bir konserle yetinen solistler, yıllarca oyun koymayan rejisörler, yılda birkaç konser yapıp yıllarca tek bir rol almadan "solist" kadrosu işgal eden şancılar-dansçılar  dönemi kapanmalıdır.
Orkestralarda yönetsel işlerden sorumlu yönetim kurulları için   seçim yöntemi uygulanırken, günümüz koşullarında "profesyonel işletmecilik" yaklaşımının geçerlilik kazanması için uygun bir yol aranmalıdır.
Müzik kurumlarında çalışanların 657'e göre bir "temel maaş"ı olmalı, ancak bunun artıları yeteneklerine, gösterdikleri performansa, topluluğa katkılarına göre ayarlanmalıdır. 657'ye göre bir sözleşmeli statü geliştirilebilir. Böylece "yatan" ve "ciddiye almayan" ile  "çalışan" ve "işini kaliteli yapan" şimdi olduğu gibi aynı kefeye konulmuş olmaz.
GÖNÜLLÜ VE RE'SEN EMEKLİLİK
Halen sanat kurumları, özellikle de tiyatro ve Ankara-İstanbul gibi eskimiş opera-bale müdürlükleri  "Nuhun gemisi" gibidir. Hiçbir görev yapmadan sanatçı kadrosundan maaş alarak 65 yaşının dolmasını bekleyen çok sayıda insan vardır.             
Yeni bir düzene geçmeden önce, bu yararsız fazlalıkların kendileri de fazla zarar görmeden emekli olmalarını sağlayacak bir sistem uygulanmalıdır. Bu bir kereye mahsus uygulanacak "gönüllü ve re'sen" emeklilik sistemi olabilir. İsteyen kendi ayrılır, kurumların ayrılmasında yarar gördükleri de re'sen yasadan yararlandırılır. Böylece kadrolar açılmış olur.
Sonrası için de, çalışırken alınanla emeklilikteki maaş arasındaki fark azaltılarak, yorulanların emekliye ayrılmasını özendirecek bir sistem oluşturulmalıdır.
Ayrıca fiilen görev alamayanların mutlaka kurumlarda sanatsal bilgi isteyen yan işlerde ve okullarda eğitim sürecinde  değerlendirilmeleri hususu da yasayla düzenlenmelidir.

Yetenekli ve çalışkan olan, kendini geliştiren "ün", "para" ve "deplasman olanakları"nı bir arada kazanacaktır. Bu yöntem aynı zamanda sanatsal yarışı da kamçılar. Çalışan, kendini geliştiren hem  statü, hem de parasal yönden kazançlı çıkacak, bu da genel verimi, dolayisiyle kurumun kendi bütçesine katkısını da olumlu yönde etkileyecektir.
Buradaki "deplasman" özellikle solistler ve opera şarkıcıları için geçerlidir. Uluslararası alanda rahatlıkla her operada söyleyebilecek şancılarımız, her orkestrayla çalabilecek solistlerimiz mevcutken, bunların Türkiye'yle  sınırlı kalmamaları için sanat kurumlarının uluslararası ajanslarla ve emprezaryolarla  işbirliği yapabilmelerine olanak sağlanmalıdır.
ANA HEDEFLER
Müzik kurumlarının etkinlik programları kapsamında başlıca hedefler şunlar olmalıdır:
1- Mümkün olduğunca çok kişi yararlandırılmalı ve etkilenmeye çalışılmalıdır.

2- Yetişkin izleyici-dinleyicinin hazırlanabilmesi için eğitim kurumlarıyla işbirliği ve düzenli eğitim konserleri, temsilleri “göstermelik” olmaktan çıkarılmalı, sayısı arttırılmalıdır... Bu konser ve temsiller, o sırada "pas" geçen sanatçılarla oluşturulacak küçük gruplar halinde  bizzat okullara gidilerek de düzenlenmeli, eğitim amacı konser salonlarıyla sınırlı tutulmamalıdır.
3- Kurumlar , "kent kurumu" biçiminde değil "bölge kurumu" biçiminde algılanmalı, etkinlik programları da  yıl boyu çevreyi de kapsayacak kısa turneler göz önüne alınarak düzenlenmelidir. Bazı müzik kurumlarımızın kadroları, kendi salonunda konser veya temsil yaparken, dinlenenlerin başka mekanlarda dinleti veya temsil sunmasına fazlasıyla yetecek kadar kalabalıktır.
4- Programlar yeni eser verecek Türk yazar ve bestecilerini caydırıcı değil, özendirici nitelik taşımalıdır.
Orkestraların her yıl genel sistem içerisinde Kültür Bakanlığı çatısı altında aldıkları bütçenin yanı sıra bir döner sermayeye sahip olmaları yararlı olacaktır. Böylece şimdi dernek ve vakıflar aracılığıyla yürütülmeye çalışılan destekler, kurumlar tarafından kazanılıp kotarılabilecektir.
Özellikle dış turneler, CD yapımları, sponsorluklardan gelecek destekler bu döner sermaye yapısı içinde  değerlendirilebilir. Sanat kurumları, kişisel olarak alınacak "kaşe"lerin ötesinde kurumsal olarak para kazanmanın ve bunu kendini geliştirmede değerlendirmenin hazzını yakalayabilirler.
Opera-bale ile orkestralarımız dış ilişkilerde, Türkiye'nin tanıtımında ve evrensel sanatların icrasında ulaşılan noktayı sergileme bakımından daha şanslı kurumlarımızdır. Bunların belirli eserlerle, ya da içlerinden süzülecek daha küçük topluluklarla daha sık dış turne yapmaları, uluslararası festivallere gönderilmeleri, festivallere davet alan solistlerin desteklenmesi, bu alanda Türk varlığının uluslararası alanda daha çok hissedilmesini ve algılanmasını sağlayacaktır.
BİRLEŞİK YAPILAR
Yeniden yapılanma arayışları içerisinde bir önemli nokta da, kentlerde "birleşik yapı"ların gündeme getirilmesi gereğidir.
Diyelim ki Trabzon'a ayrı bir orkestra ve ayrı bir opera-bale kurmak yerine, bu ikisini tek çatı altında kurarak verimlilik sağlanabilir. Aynı kentte konservatuvarın da kurulması söz konusu olmalıdır. Böylece öğretmen kaynağı kendiliğinden sağlanmış olacaktır.
Pek çok Avrupa ülkesinde bir kentte bir tek orkestra bulunmaktadır. Bu orkestra haftada bir -iki opera için çalmakta, haftalık senfonik konserini yapmakta, ayrıca içinden çıkan oda orkestrası da haftada bir konser vermektedir.
LEIPZIG GEWANDHAUS
Gösterilebilecek en güçlü örnek Leipzig Gewandhaus Orkestrası’dır. 1743’de 60 tüccarın desteğiyle 16 müzisyen tarafından oluşturulan bu orkestra, ünlü düşünür Seneca’nın “İyi eğlenmek için ciddi yaklaşım gerekir” ilkesini hayata geçiriyor.
Kurt Masur’un ayrılmasından sonra genel müzik direktörlüğünü ve daimi şefliğini Prof. Herbert Blomstedt’in yaptığı orkestranın müzikci kadrosu 185 kişidir. Orkestradan bir grup kendi salonunda konser yaparken, bir diğer grup opera-bale için çalmakta, bir başka grup turnede olabilmektedir. Avrupa’nın en çok turne yapan orkestrasıdır. Bach’ın 27 yıl kantorluk yaptığı St.Thomas Kilisesi’nde düzenlenen konserlerde de bu orkestradan bir grup çalmaktadır.
Genel Müzik Direktörü, 2000-2001 sezonunda gerçekleştirilmekte olan “63 Büyük Konser”den 33’ünü bizzat kendisi yönetmektedir. Bu yapılarda, Türkiye’de görüldüğü gibi genel müzik direktörü ve daimi şef kadrosunu işgal eden kişinin, yılda 6-7 hafta orkestrayı yönetmekle yetinmesi ve öteki çalışmaları, provaları izlememesi  sözkonusu değildir.  Son sözü de genel müzik direktörü söylemektedir.
Geçtiğimiz sonbaharda yaptığım ziyaret sırasında orkestranın pazarlama ve haberleşme koordinatörü Patrick Scheming’den aldığım bilgiye göre, Leipzig Gewandhaus, bu sistem içerisinde 43 milyon mark gelir elde etmektedir. Bunun sadece 4-5 milyon markı opera-baleye verilen orkestra servisi karşılığıdır.
DEUTSCHE STAATOPER BERLİN
Bir ilginç örnek de Berlin’de ünlü Deutsche Staatoper Berlin’de yaşanıyor. Doğu-Batı birleşmesinden sonra, toplam kadro 1300’den 800’e inmiş. İntendant Georg Quander, görüşmemizde bu azalmayı kademeli olarak sağladıklarını, 15 yıldan fazla çalışmış olanlara bazı garantiler sağlayabildiklerini, balecileri farklı görevlerde değerlendirmeye çalıştıklarını, kurumu yaşatmak için önlem almaya zorunlu olduklarını söyledi.
Deutsche Staatsoper Berlin’in genel müzik direktörü de, 2002 sonunda ayrılması beklenen Daniel Barenboim.... Repertuarın hangi kurulda görüşülerek kararlaştırıldığını sorduğumda Her Quander, “Kararı Barenboim’la ben veririz, repertuarı ikimiz saptarız” dedi.
Repertuarlarında 5’i yeni 9 opera, ikisi yeni 9 bale var. Her gece temsil yapıyorlar.  
Böylesine verimli yapılar söz konusuyken, ülkemizde de özellikle yeni yapılanmalarda  birliktelik sağlanması, mevcut potansiyelin gözden geçirilerek yeni örgütlenme modellerinin geliştirilmesi yararlı olacaktır.
Örneğin halen Çukurova Senfoni de, Mersin Opera Orkestrası da ayrı ayrı takviye kadroya muhtaç durumdadır. Oysa bunlar tek çatı altında örgütlenmiş olsalardı, bu kadro açıkları çoktan kapanmış ve  daha verimli bir çalışma sağlanmış olabilecekti.

( 30 Mart 2001 tarihinde İzmir 1.Ulusal Müzik ve Sahne sanatları Kongresi’nde sunulmuştur. )                                               

                                                           

***

 

İZMİR 1. ULUSAL MÜZİK VE SAHNE SANATLARI KONGRESİ SONUÇ BİLDİRGESİ  (28-30 Mart 2001)
28 –29 –30 Mart 2001 tarihlerinde tiyatro, opera, müzik ve dans/bale alt kurullarında gerçekleştirilen “ İzmir  1. Ulusal Müzik ve Sahne Sanatları Kongresi” sonuç bildirgesini oluşturmak üzere görevlendirilen kurulumuz, aşağıdaki metnin genel kurulu aşağıdaki hususların sonuç bildirgesinde yer almasını oy birliği ile karar vermiştir:


Kongremiz, Atatürk’ün uzun bir süreden beri kesintiye uğratılmış olan “uygar ve sanata duyarlı bir toplum” projesinin sonuçlandırılabilmesi için, toplumun bu düşünceye gönül vermiş tüm kesimlerinin dayanışma ve seferberlik ruhu içinde kesintisiz çalışması gereğini önemle vurgular.
Bir toplumda demokrasi kültürünün gelişmesi, toplumun sanata duyarlılığının arttırılmasında müzik ve sahne sanatlarının etkisi büyüktür. En üst kamu organizasyonu olan devlet, bireylerin müzik ve sahne sanatlarıyla tanıştırılması, bu sanatların geliştirilmesi için çağdaş düzenlemeleri yapmak, bu yöndeki özel girişimleri desteklemek zorundadır.
Müzik ve sahne sanatları alanında, ilköğretimden  itibaren eğitim sistemi ve kurumları gözden geçirilerek  gereksinim duyulan bütünlük sağlanmalı, bu yöndeki yasal düzenlemeler süratle yapılmalıdır.
Müzik ve sahne sanatları alanındaki devlet kurumlarının günün koşullarına göre çağdaş bir yaklaşımla yeniden yapılanması yönündeki çalışmalar, hızlandırılarak süratle hayata geçirilmelidir.
Yerel yönetimlerin kendi beldelerinde sanatsal etkinliklere daha çok katkı sağlayarak, kültür yaşamını zenginleştirmeleri için, özendirici ve kaynak sağlayıcı yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
Devletin ve yerel yönetimlerin, çağdaş nitelikler taşıyan yeni gösteri – konser salonlarını, özel ve sivil girişim olanaklarını da seferber ederek, kaynak öncelikleri yaratıp tamamlamaları sağlanmalıdır.
Müzik ve sahne sanatları alanında sivil örgütlenmelerin arttırılması, özellikle çocuklara yönelik etkinliklerin planlanıp çoğaltılması, ilgili tüm kuruluşlarca sağlanmalıdır.
Prof. Dr Murat Tuncay, Doç. Dr. Semih Çelenk, Meriç Sümen (Devlet Sanatçısı), Yaşar Ürük, Üner Birkan, Şefik Kahramankaptan, Alparslan Mater, Oğuz Dönmez)

***

28 Şubat 2002  Ankara'Gazi Konser Salonu'nda düzenlenen sempozyum

 

BASININ MÜZİĞE YAKLAŞIMI VE MÜZİK YAZARLIĞI:

ÖRNEKLER, SAPTAMALAR VE SOMUT ÖNERİLER

Şefik Kahramankaptan
(Gazeteci-Yazar, SBF-BYYO 1971)

Basının klasik müziğe ilgisi, dönemsel olarak farklı nedenlerle değişik ölçüler içinde gerçekleşti. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Muzıka-yı Hümayun’un Atatürk tarafından Ankara’ya getirilişi, düzenlenen konserler, Musiki Muallim Mektebi’nin kuruluşu, müzik alanındaki tüm atılımlar, gazeteler tarafından görünür biçimde haber yapılıyordu. Bu devletin yaklaşımının basına yansımasıydı.

Cumhuriyet, Mustafa Kemal Atatürk’ün bir “uygar toplum yaratma”? projesiydi. Nitekim Cumhuriyet’in ilk yıllarında özellikle kültür-sanat alanında büyük atılımlar yapıldı, toplumun eğitilmesi, sanatın öğretilmesi ve icra edilmesi için kurumlar oluşturuldu. Atatürk, bir toplumun uygarlaşmasında en önemli araçlardan birinin “müzik”? olduğuna, ulusal renklerin evrensele ancak çoksesli çağdaş evrensel müzik aracılığıyla taşınabileceğine inanıyordu. Bu alanda Atatürk ve İsmet İnönü büyük çabalar gösterdiler. Bu dönemde basın da devlet çizgisini izlemeyi yeğliyordu.

Ne yazık ki, 1950’den itibaren bu çabalar büyük darbe aldı. Köy Enstitüleri ve Halkevleri kapatıldı, mevcut orkestra ve operaevleri muhafaza edildi ama dengeci politikalar ve oy hesaplarıyla birkaç yıl öncesine kadar yenilerinin kurulması, yaygınlaştırılması yönünde gerekenler yapılmadı. Eğitime ve öğretmen yetiştirmeye gereken önem verilmedi. Toplumda sanata olan duyarlılığı arttıracak projeler geliştirilmedi. Dolayisiyle toplumda düzeyli sanata olan talep, nüfus artışını dikkate alınarak bakıldığında, “reel” olarak artmadı.

1950 sonrası, tutucu ve dinci çevrelerden, zaten sınırlı olan çoksesli müzik etkinliklerine gelen saldırılar da işin cabasıdır. Örnekler yüzlerce, binlercedir. TBMM’deki bütçe görüşmelerinde, aynı çevrelerin özellikle opera-bale ekseninde her yıl sergiledikleri tutum, 21’nci yüzyılda da sürdürdükleri zihniyet herkesin malûmudur. 

Ben burada 37 yıl öncesinden ilginç bir örnek sunmak istiyorum: Opus Dergisi’nde, Tercüman gazetesinin suçlamaları aktarılmaktadır:

“1. Ankara radyosu kilise müziğini etüd etmek üzere bir Madrigal Korosu kurmuştur.

2. Mübarek Ramazan gecelerinde Ankara radyosu Madrigal Korosu kuvvetli org seslerinin karıştığı kilise ilahileri söylemiştir. Ankara radyosu Mevlana’yı unutmuştur, Mevlana için program yayınlamamıştır.

3. Radyo, Türk olan her şeye karşıdır. Mesela şu son 15 günlük programlarında tüm klasik Batı Müziği saatlerini, haftanın bestecisi adı ile Haydn ve Bach’a tapulayan Türkiye Radyoları, Adnan Saygun, Nevit Kodallı, Cemal Reşit Rey, Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin gibi Türk bestecilerinin, İdil Biret, Suna Kan, Ayla Erduran gibi Türk sanatçılarının adını bile anmamıştır.

Ankara Radyosu Müzik yayınları şefi Faruk Güvenç’in cevabı:

1. Madrigal’in kilise ile, dinsel müzikle hiçbir ilintisi yoktur, Madrigal Korosu tabiat ve aşk şarkıları söyler.

2. Bu koronun konserinde org sesi duyulmuş olamaz, radyolarımızda org bulunmamaktadır. Ayrıca Madrigal çalgı eşliği olmaksızın söylenen bir şarkı türüdür. ( Bu arada radyo Mevlana için de yayın yapmıştır.)

3. Türk bestecilerini iki elin on parmağıyla sayabilirsiniz; bu bestecilerimizin talihsizliği, eserlerinin icracılar tarafından az çalınmasıdır. Mesela Necil Kazım Akses’in ‘Ankara Kalesi’ ilk defa 1942’de çalınmıştı, bir de 1964’ün ekiminde çalındı…Radyo arşivlerinde kullanılabilir gibi olan Türk eserlerinin sayısı ise yirmiyi bile bulmaz. Evirir çevirir onları çalarız…

Madrigal Korosu Türk bestecilerinin çokseslendirdiği türküleri neden icra etmez bilir misiniz? Notaları olmadığı için!”

Basının müziğe olan ilgisi de, gerek 1950 sonrası devletin duyarsız yaklaşımı, gerekse satış endişesini eğitim fonksiyonundan ön planda tutma refleksi sonucu “popüler” bağlamda gelişti. Basın, halkı düzeylendirici davranmak yerine “Okuyucu böyle istiyor, bunu beğeniyor” gerekçesinin ardına sığınarak, eğlence sektöründen yana, yozluğa prim veren bir yaklaşım sergiledi. Sonucu hep birlikte izliyoruz.

Cumhuriyetin ilk döneminde klasik müziğe verilen önemin radyo programlarına nasıl yansıdığına güzel bir örnek:

“Türkiye Radyodüfizyon Postaları” haftalık radyo programı verilirken, “opera ve operetler, büyük konserler, oda musikileri, solistlerin konserleri , koro konserleri” başlıklarıyla çeşitli Avrupa radyolarındaki yayın saatlerinin de duyurulduğunu görüyoruz. 

Günümüz gazetelerinde ise radyo programlarını duyurma yönünde yeterli bir yaklaşım bulunmuyor. TV programları ise, magazinel yayınlar ön plana çıkarılarak ve baldır-bacak resimleriyle süslenerek sunuluyor.

1940’lı ve 50’li yıllardaki Cumhuriyet gazetesi koleksiyonu incelendiğinde, İstanbul’a gelen tüm yabancı solist ve şeflerin tek başına bağımsız haber olarak duyurulduğunu, kendi sanatçılarımızın da konserlerinin yanısıra kente gidiş-gelişlerinin bile haber yapıldığını görmek mümkün.

Geçmişten bugüne baktığımızda, hâlâ yaşayan ancak tiraj olarak etkinliği azalan, sınırlı sayıdaki meraklının izlediği Cumhuriyet gazetesinin, çoksesli evrensel müziğe olumlu ilgisini sürdürdüğünü görüyoruz.

Buna karşılık “halk gazetesi” olma iddiasıyla 1948’de yayın yaşamına başlayan “Hürriyet”in, başlangıçtaki olumsuz yaklaşımının giderek törpülendiğini gözlüyoruz. 

Bakın, çıktığı yıl Hürriyet’in bir başyazısında ne deniliyor: “Operaya sarfettiğimiz milyonlar sokağa atılmış paralardır. Bize lazım olan milletin seviyesini yükseltecek güzel, makul ve akıllıca tertip edilmiş halk tiyatroları ve halk piyesleridir…”

Bu başyazının yayımlandığı yıl boyunca Hürriyet’te yer almış müzik-sanat haberinin 20’ye bile ulaşmadığını görüyoruz. 1983’de ise, haftada en az birkaç kez, “kısa-kısa” esprisinde sanat haberlerine yer verildiğini, 1948’de istenmeyen “opera” temsillerinin artık önceden duyurulduğunu, sonrasında ise haber yapıldığını görüyoruz. 1970’li yıllarda Hürriyet’in konser eleştirileri bile yayımladığını hep birlikte anımsıyoruz.

2000 yılında ise kısa sanat haberlerine ek olarak, Doğan Hızlan’ın çeşitli sanat olayları üzerine görüş ve gözlemlerini getirdiği köşesinde zaman zaman klasik müziğe değindiğini, Fazıl Say gibi uluslararası alanda ilerleyen sanatçılarımızla söyleşiler yayımlandığını gözlüyoruz. 

Bir başka “halk gazetesi” Milliyet ise, Türkiye’de ilk kez bir “Sanat Dergisi” yayımlamanın onurunu taşıyor. 1972’de gazeteyle birlikte haftalık olarak verilen, daha sonra 15 günde bir yayımlanan bağımsız bir dergiye dönüştürülen Milliyet Sanat’ta yıllar yılı İstanbul, Ankara ve İzmir’den klasik müzik etkinlikleriyle ilgili yazılar yayımlandı. 2001 sonunda ise derginin boyut ve periyod değiştirerek aylık yayımlanmaya başladığını ve daha magazinel bir çizgi izlediğini görüyoruz.

Demek ki, kimi yayında bir gelişme, kiminde günün modasına uyma arayışları sözkonusu. Ama günümüzde genel olarak gazetelerin çoksesli evrensel müziğin yaygınlaştırılması konusundaki çabalara verdiği önemin, yaptığı katkının bir “hiç” ölçüsünde olduğu söylemek, fazla iddialı bir yargı olmayacaktır. 

İşte taze bir örnek: Cumhuriyet’te Zeynep Oral’ın yazısından Yapı ve Kredi Kültür Sanat Yayıncılık’ın artık Leyla Gencer Şan Yarışması’nı düzenlemeyeceğini öğrendik. Bu habere öteki gazetelerden ve yazarlardan hiç tepki gözümüze çarpmadı. Olumlu tepkiyi Kültür Bakanlığı vererek Leyla Gencer Şan Yarışması’nı sürdüreceğini açıkladı.4 

Resmi açıklama faks ve elektronik posta aracılığıyla tüm gazete ve haber ajanslarına ulaştırıldı. Ancak haber sıcağı sıcağına sadece bir gazetede yer aldı. 5 Cumhuriyet ise aradan beş gün geçtikten sonra, habere kısaca yer verdi. Zeynep Oral da, bu gelişmeye köşesinde 20 gün kadar sonra yer verdi.

Bir sıcak örnek daha:

Kültür Bakanı İstemihan Talay, müsteşar yardımcısı Hüseyin Akbulut’la birlikte bir basın toplantısı düzenleyerek, müzik alanındaki yeni projelerle ilgili bilgi verdi. 2003’ü hedefleyen, beste yarışması düzenlendiği açıklandı. 6 

Haber ertesi gün sadece bir ekonomi gazetesinde yer aldı! 7

Haberi iki gün sonra kullanan ise, pek bu taraklarda bezi olmayan İslamcı sağ çizgideki bir gazeteydi.8 

Ben de konuya, önemini de yorumlayarak iki ayrı gazetedeki haftalık köşelerimde yer verdim.9 Cumhuriyet, aradan beş gün geçtikten sonra “Özetle” bölümünde birkaç cümle olarak duyurdu.10 Selmi Andak, iki hafta sonra köşesinde konuyu işledi. Büyük basında ise konuya ilişkin tek satır yer almadı. 

Bunlar, günümüzde büyük İstanbul basının kendine çizdiği sözde entelektüel sınırlar içinde, yozlukta ve popülizmde erdem ararken, toplumda sanata duyarlılığın arttırılması yönünde ilkeli bir yaklaşım içinde olmadığını gösteren yüzlerce örnekten sadece ikisi…

Övünçle çizdikleri bu entelektüel sınırlar içine, bir zamanlar Vatan’dan Yeni Sabah’a, Ulus’tan Yeni Ortam’a, ilgilisinin merakla okuduğu konser izlenimleri, sanatçı röportajları girmiyor. Ama “cazip” fotoğraf varsa, söylenenler “sansasyonal” ise entelektüel kapılar hemen açılıveriyor! 

BASININ MÜZİK HABERLERİNDEKİ SOMUT HATALAR

Tüm bu yakınmalara karşın, verilen sınırlı sayıdaki haberin niteliği ve kalitesi , ne yazık ki ortalamayı aşamıyor.

Yazılı basında ve televizyonlarda çoksesli evrensel müzikle ilgili haberler verilirken, “eğitimsizlik” ve “bilgisizlik”ten kaynaklanan hatalar sıkça yapılıyor. 

En sık rastlanan ve tekrarlanan hata, “program okuma” hatası. Bir senfoni orkestrasının klasik düzende hazırlanmış afişi veya haftalık programı habere dönüştürülürken, yazım sırası uyarınca solistin, programdaki tüm eserleri seslendirdiği varsayılarak haber yazılıyor. Böylece, bir kemancı veya piyanistin, kendi payına düşen konçertonun yanısıra, koskoca bir senfoniyi de seslendirdiği(!) duyurulmuş oluyor. İşin ilginç yanı, bu hatayı bir haber ajansı yaptığı zaman, haberi kullanan tüm gazetelerde de düzeltilmeden haberin yayımlanıyor olması!

Burada geçtiğimiz aylardan sıcağına sıcağına birkaç örnek vermek istiyorum.

Önce “başkemancı” kavramının hem müzik, hem hiyerarşi açısından yanlış yorumlanmasına bir örnek. Anadolu Ajansı, “Devlet Opera ve Balesi’nde ‘Başkemancı’ koltuğunda artık kurum tarihinde bu unvanı en genç yaşta kazanan kadın sanatçı olan Aslı Özsoy Körner oturuyor” başlıklı bir haberi bültenine koydu. 11 

Haberde şöyle bir cümle var:

“Kurum tarihinde bu unvana en genç yaşta sahip olan kadın sanatçı olan Körner, 2 Şubat’ta perdelerini açacak olan ‘Yarasa’ operetinde başkemanın yayını eline alacak.”

Haydi, aynı cümle içinde tüm üç kez “olan” fiiline yer verilerek Türkçenin katledilmesini bir kenara bırakalım, ama yayı ele alınacak “başkeman”a ne demeli? Hepinizin bildiği gibi keman, kemandır, çalgı türleri arasında “başkeman” diye bir tür bulunmamaktadır!

Bir başka cümle: “..Türkiye’ye geldi. Sanatçı, Devlet Opera ve Balesi’nin sınavını kazanarak bu yaştaki bir sanatçıya kolay kolay nasip olmayacak şekilde “başkemancı” kadrosuyla göreve başladı. Bu unvanı Tayfun Bozok ve Ayşe Karaoğlan ile birlikte taşıyan ‘çiçeği burnunda’ başkemancı, ilk senfonik konserinin ardından ciddi bir sınavın arifesinde…”

Yanlış! Benim bildiğim, değerli müzisyen Aslı Özsoy Körner önce orkestrada 1. Keman grubu üyesi olarak göreve başladı, kadrosu da 1309 sayılı yasa gereği tüm devlet opera çalgıcılarında olduğu gibi “orkestra sanatçısı”dır. Daha sonra, Ayşe Karaoğlan’la birlikte “konzertmeister yardımcısı” olarak görevlendirildi. Zaten, Anadolu Ajansı’nın bir hafta önce aynı imzalarla servise koyduğu haberde de, Körner sadece “kemancı” olarak tanıtılıyor. Opera orkestrasında bir tane başkemancı var, o da şu anda Tayfun Bozok. Konzertmeister yardımcılarının, değişik eserlere servis veren, ayrıca senfonik konserler düzenleyen orkestra etkinliklerinde, rotasyon sonucu zaman zaman başkemancı olarak birinci rahlede oturmaları ise işin tabiatı gereği… Ama haberi yazan konusunda bilgisiz olunca, yeterli araştırmayı da yapmayınca, ortaya “başkeman” örneğinde olduğu gibi “komik”, ya da “kadro” konusunda olduğu gibi “yakışıksız” örnekler çıkabiliyor.

Ve bakıyoruz, AA’nın bu haberini bazı gazeteler, aynı hatalarla bezeli olarak kullanmış. Örneğin “Devletin en genç başkemancısı” başlığıyla, Körner’in “başkemanın yayını eline alacağı” duyuruluyor.12 

Kupürünü kesmeyi ihmal ettiğim için tarihini vurgulayamadığım, Sabah gazetesinin “çelloviyolonsel çalan müzisyen” haberinde olduğu gibi…

Bu konularda en duyarlı olması gereken Cumhuriyet’ten bir örnek. Televizyon haberleriyle ilgili sayfada yer alan “Say eşlik ediyor” başlıklı haberi okuyalım:

“Klasik müzik programı “Konser salonlarından”da, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın İsmet İnönü’yü anma konseri ekrana geliyor. Şef Naci Özgüç’ün yönetimindeki orkestraya piyanoda Fazıl Say eşlik ediyor. Yapımda, Şostakoviç ve Gershwin’in eserleri seslendiriliyor.” 13

Demek ki, haberi düzenleyen Cumhuriyet’in “TV Servisi”, solistin mi orkestraya, yoksa orkestranın mı soliste eşlik edeceği konusunda doğru bilgi ve görüşe sahip değil. Dolayisiyle hata gazetenin sayfasına yansıyor. 

Üstelik artık kimse hataları düzeltmiyor, okuyucudan özür dilemiyor, hata yapanlardan hesap sorulmuyor ve “dil” konusunda duyarlı birkaç yazar dışında, birbirinin hatasını açıklayıp insanları daha dikkatli davranmaya zorlayan da yok. Oysa geçmişte bu anlamda yazarlar birbirlerine karşı hayli acımasızdı.

Bakın 63 yıl öncesinden bir örnek verelim:

Sadi Karsel, “Musiki Bahisleri” köşesinde, “Beş Türk Bestekârı” başlıklı yazısında şöyle diyor: “Paris’te Scola Cantorum’da tahsil etmiş olan Adnan Saygun kendi eseri olan Taş Bebek operasından Sihir Raksını çaldırdı. Mevzua uygun musiki ile Adnan Saygun bize iyi bir dramatik bestekâr olduğunu isbat etti. Musikisinin fazla atonal olmasına rağmen pek haklı olarak o da sürekli bir surette alkışlandı.” 14

Hemen bir hafta sonra, bu kez Mes’ud Cemil’in “Musiki Köşesi”ne bir “Not” iliştirerek hatayı affetmediğini görüyoruz:

“Sempatik bir musiki amatörü Ulus’ ta Adnan Saygun’un Sihir Raksı için “atonal” demiş. Söylediği şeyin mânâsını daha iyi anlayacak kadar musiki meşguliyetine devam ederse günün birinde aynı eserin karşısında bu bayın “atonal” yerine “Aaa!! Tonal!” suretinde fikrini değiştirmesi icab edecektir.” 15

EĞİTİM EKSİKLİĞİ VE YETERSİZLİĞİ

Tüm bu hataların kaynağında ne var? 

Duraksamadan “eğitim yetersizliği ve eksikliği” yanıtını verebiliriz. Hangi yüksekokulu ya da üniversiteyi bitirirse bitirsin, her öğrenci temel kültürü ilköğretim ve lise döneminde kazanır. Bu dönemde müzik ve resim derslerine eski önemin verilmediğini, hâttâ üniversiteye hazırlanma uğruna pratikte bu derslerin kağıt üzerinde yapılıp, öğrencilere onun yerine fen dersleri takviyesine göz yumulduğunu duyuyoruz.

Genel kültür anlamındaki eksikliklere karşın “sınav müfredatı”nı tamamlayıp üniversite kazanan çocuklarımızdan bir kısmı “gazeteci- yayımcı adayı” olarak tercihleri doğrultusunda İletişim Fakülteleri’ne yerleştiriliyorlar. Günümüzde Türkiye’de ve KKTC’de 9’u vakıf üniversitelerine ait olmak üzere 21 iletişim fakültesi var. Bunlar gazeteci, radyo-tv habercisi ve yapımcısı yetiştirmek üzere kurulmuş eğitim kurumları. Yıllık toplam kontenjan sayıları 4106. Bunların büyük bölümünde müzik dersi bulunmuyor. 16

Benim mezun olduğum AÜ SBF-BYYO’nda resim ve müzik zorunlu dersti. Geçmek için 10 üzerinden 7 almak zorundaydık. Resim hocam Prof. Turan Erol, müzik hocam ise Prof. İlhan Usmanbaş’tı. Günümüzde İletişim Fakültesi’ne dönüştürülmüş olan bu eğitim kurumunda maalesef müzik ve resim dersleri zorunlu olmaktan çıkarılmış durumda. Müzik sıfır kredilik tercihli ders haline dönüştürülmüş, kredisi bulunmadığı için kimse almıyormuş. Yani fiilen kaldırılmış durumda!

Kağıt üzerindeki tek olumlu örnek olan Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi, iki veya üç kredilik seçmeli dersleri arasında, başta müzik olmak üzere bir gazeteci-yayımcı için gerekli pek çok konuya yer veriyor. Keşke bunları ortak zorunlu ders olarak İletişim Fakültesi’nin tüm bölümlerine uygulasa. Gerekli çıkarsamanın yapılabilmesi amacıyla Kültür Tarihi ve Müzik derslerinin içeriğini burada kayda geçirmek istiyorum:

Kültür Tarihi : Kavram: Kültür kavramı ve çeşitli kullanım biçimleri, Günlük dilde kültür
sözcüğü, Kültürlü ve kültürsüz insan söylemleri; Kültür Tarihi: Kültür tarihi araştırmalarının başlangıcı, Kültür tarihinin amacı, Çeşitli kültürlere ilişkin değerlendirme ölçütleri; Kültür ve Uygarlık: Uygarlık kavramı, Kültürleri değerlendirmede bir ölçüt olarak uygarlık; Doğu ve Batı Kültürleri: Her iki kültür çevresinin tarihsel gelişmesinde özellikler; Düşünce Tarihi ve Kültür: Kültür ile düşünce arasındaki ilişki, Türk kültürünün bu bağlamdaki özellikleri, Yakınçağda Batı ve Türkiye, Cumhuriyet tarihinin Türk kültürüne bakışı. 

Müzik: Sanatın Önemi ve İşlevi; Güzel Sanatlar İçerisinde Müziğin Yeri, Tanımı, İşlevi, Kökeni, Gelişimi ve Etimolojisi; Müziğin Temel Anlatım Öğeleri: Ritm, Melodi armoni, Ton renkleri; Müzikte Yapı Özellikleri; Çalgıların Tanım ve İşlevi; Müzikte İletişim Süreci; Kitle İletişim Araçlarında Müziğin Kullanımı; Müziği Dinleme, Algılama ve Giderek Tanımada İzlenecek Yollar; Görüntüsel Anlatımlarda Müzik Kullanımı; Müzik Türlerinin Tanıtımı; Müzikteki Kimi Nitelikler ve Bu Niteliklerin Bir Müzik Yapıtı İçerisindeki Analiz ve Yorumu; Müzik Sanat Akımlarının Tanıtımı; Müziğin Kimi Yazınsal Metinlerle Eşleştirilmesi. 17

Eğitimin ilköğretimden itibaren başlatılmasının önemini “mizahi” bir yaklaşımla vurgulayan gazeteci - yazar Engin Ardıç, “Kulağımız duvar, sesimiz bettir abiler” başlıklı yazısında bakın ne diyor:

“Gençliğin müzik eğitimi de haminneminkinden mek parmak ileri değil. Çünkü onlara Bach yerine Serdar Ortaç, Mozart yerine Robert Hatemo, Beethoven yerine İsmail Türüt veriliyor. Schubert yerine de Sibel Can. Müzik eğitimi, görgüsü, terbiyesi olmayınca da ne kulak oluyor, ne de ses. İşte onun için halkımız eşek osuruğunu müzik diye dinleyebiliyor, davar böğürtüsünü de şarkı niyetine.”

Ardıç, Galatasaray Lisesi mezunu, entelektüel olmakla birlikte “popüler” tüm gelişmeleri de izleyen bir yazar olarak, Türkiye’deki konserlerin ve opera-operet temsillerinin kalitesine de değindikten sonra şöyle devam ediyor:

“Ama gençlik gitmeli. Gitmeli ve dinlemeli, seyretmeli. CD dinlemek yetmez, Fazıl’ın dediği gibi… Yaylıların cila kokusunu içine çekmek, öksürükler ve mırıltılar, sağdan soldan her çalgıdan yükselen ‘la’ sesi, şefin gelişi ve alkışlar, mırıltıların yavaş yavaş sönmesi, tık tık tık… Arşelerin hep birlikte hareketleri, nefeslilerden yansıyan ışıltılar… O büyülü dünyayı yaşamak gerek. Bunun için de okul sıralarında doğru dürüst bir müzik eğitimi şart. Biz müzik eğitimi falan görmedik, kelle gezdirdik. Müzik adına ne öğrendiysem (‘intermediate’ düzeyde piyano çalabiliyorum, örneğin Mendelssohn’un sözsüz şarkılarını), okula rağmen ve okuldan sonra öğrendim.” 18

MÜZİK YAZARLIĞI-ELEŞTİRMENLİĞİ

Medyadaki durumu kısaca özetledikten sonra, yıllardır dar bir çevrede tartışma konusu olan “müzik eleştirmenliği”, benim deyimimle “müzik yazarlığı” konusuna değinelim. 

Türkiye’de “müzik hakkında” yazanları şöyle sıralamak mümkün:

1- Müziğe meraklı, konuyu sürekli izleyen gazeteciler ya da başka meslek sahipleri.

2- Müzik eğitimi görmüş ve değişik biçimlerde, yönetici, organizatör, yapımcı, yayıncı, danışman gibi sıfatlarla müzik dünyasının içinde olanlar.

3- Gördükleri müzik eğitiminden sonra, solist veya orkestracı olarak müziği bizzat yaşayanlar.

4- Müzikologlar, konservatuvar öğretmenleri, müzik öğretmenleri.

Bu grupların içinde yer alanların büyük bölümünün birbirlerini, müzisyenlerin de neredeyse tamamını beğenmedikleri, belki de “sanatçının tabiatı” gereği yıllardır değişmeyen bir gerçek. Bu konudaki tartışma ve beğenmezliğin ne denli eski olduğunu, sorunun çözümü yolunda da fazla mesafe alınamadığını kanıtlamak için birkaç örnek vermekte yarar var.

Bakın, Akademi’nin hocalarından Nurullah Berk, D Grubu’nun sergisi üzerine çeşitli yazıları okuduktan sonra, günümüzden 62 yıl önce kaleme aldığı “Tenkide dair” başlıklı makalede neler söylüyor:

“ Ve bir kere daha kanaat getirdim ki bizde “tenkid” denilen şey henüz teşekkül etmediği gibi “münekkid” de hayalimizde şekillendiremediğimiz ender değil, namevcud bir hayvandır. Tekzib edilmekten korkmayarak bu iddiayı san’at ve fikir hayatımızın bütün sahalarına teşmil edebiliriz. Ne edebiyatta, ne müzikte, ne tiyatroda ve –bilhassa- ne de plastik san’atlarda tam, bilgili ve şuurlu bir kelime ile “fenni” bir tenkid teessüs edememiştir. Demek ki bu sahalarda kıymet ölçülerimiz yoktur. Anarşi hüküm sürmekte, keyfi mütalealardan başka hiçbir miyara tesadüf olunmamaktadır.” 19

Berk’den 25 yıl sonra, günümüzden 38 yıl önce cereyan eden, Kemancı Fethi Kopuz ile Viyolacı-eleştirmen Faruk Güvenç arasındaki şu karşılıklı atışmaya göz atmakta yarar var:

Fethi Kopuz: Faruk Güvenç’e neden kızmam? 

“………….Müzik yazarlarını 3’e ayırırım ben.

1. Kategoridekiler, edebi yazılar yazıp, güzel sanatlarla ilgisi olan kişilerdir ki bunlar iyi bir üslupla yazabilen, birkaç plağı bulunup, konserleri takip eden, müzik amatörleridir. Saha boş tabii memlekette. Heveslenir yazarlar.

2. Kategori biraz daha ileridir. Mesela (örneğin galiba şimdi) bir sazı hiç değilse bizim Faruk kadar çalarlar. Lisan bilirler, müziğe ait kitapları, plakları mevcuttur. Müzik tarihini, olaylarını okur, takip ederler. Bazılarının üste çenesi ve kalemi de kuvvetlidir. Ama yine de çekirdekten lazım geleni bilmeden bu işe girmişlerdir.

3. Kategori ki, bu bence en makbul olanıdır, ya bir zorlu kompozitör, kültür bazı bulunan, şahsiyet sahibi, bitaraf birisi, yahut da, bir müzikolog. Bunlar işin güçlüğünü bilirler, şöylece müzisyen oluvermiş insanlar değildirler. Lafları, eski deyimle, dörtyüz dirhem, bugün dediklerini yarın bozmayan, isabetli görüş sahibi kimselerdir. Yazıları yapıcı ve öğreticidir..”

Faruk Güvenç’in yanıtı: Kopuza topuz
“..Bu arada Fethi Kopuz’un eleştirici kategorilerini de çok ilginç bulduğumu söyleyeyim. Hele üçüncü kategoriye giren eleştiricilerini. Mesela zorlu kompozitör Stravinski’yi düşünün, ya da müzikolog Hugo Riemann’ı; Fethi Kopuz konser verecek, onlar -kimi Amerika’dan, kimi mezardan- çıkıp gelecek ve ‘dört dirhem’ laf edecekler. Doğrusu ya buna babam da ‘tenkid’ der. Bizim yaptığımız ‘eleştiricilik’ değil, ‘eleştiricilik oyunu’! İnsan şöyle azıcık çalgı çalmakla, müzik kitapları okumakla, plak dinlemekle, müzik tarihini ve olayları izlemekle ‘tenkid’ yazmaya kalkarsa, hele kalemi ve çenesi kuvvetliyse elbet de yüzüne gözüne bulaştırır bu işi. Eleştirici dediğin, yazılarında kemancıya keman, fagotçuya fagot, davulcuya davul öğretir. Ah Fethiciğim ah; sen bilmez misin, biz böyle birini bulsak yine yerinde kullanmayız, konservatuara hoca yaparız!” 20

“Tenkid” veya “eleştiri” denilince bunu “mutlaka beğenmeme”, “bir kulp takma” ya da “yerme” hakkı gibi anlayarak kantarın topuzunu kaçıranlara karşı, kemancı Orhan Borar’ın bundan 40 yıl önce yaptığı uyarılar, bugün hâlâ geçerliliğini koruyor:

“ İnsafı elden bırakmadan yazı yazan birkaç kalem sahibini bir tarafa bırakırsak, geri kalanlar yaptıkları işle, sanatkara düpedüz fenalık ettiklerinin bile farkında değillerdir…

Güç şartlar altında yetişmiş bir sanatçımızı, mesela bir piyanistimizi, yukarıdaki şartlardan yoksun bir eleştirmeci, tenkid ederken, ölçüleri ya (Backhaus) ya da (Rubinstein)dır.

Onlar, dünya çapındaki büyük sanatkarların, orta ve iyi ile sınırlandırılan sanatkarlar çoğunluğundan yetiştiğini, bir başka deyimle onların kremasını teşkil ettiğini bilmezler. Konservatuarı yeni bitirmiş ve diplomasını henüz almış olan bir sanatkar namzedini profesyonel bir artist kabul ederek filizlenmiş sanat fidanını hoyratça budarlar.

Tenkitten beklenen yapıcılıktır. Kusurlar, kifayetsizlikler samimi teşvik havası içinde belirtilirse bütün enerji ve imkanlarını ufak bir takdir ve teşvike bağlamış olan artistin sanat dünyası zedelenmemiş olur. Kaş yapayım derken göz çıkarmamalı.” 21

ORTAMIN SINIRLILIĞI

Örneklerle belleğimizi biraz tazeledikten sonra, günümüzle ilgili bir saptamada bulunalım. Şu anda Cumhuriyet dışında hiçbir basın organı sürekli müzik yazılarına yer vermiyor. Bu tür yazılara “zaman zaman” Radikal’de, Fazıl Say yazdığı zaman Milliyet’in Pazar ekinde, son dönemde yeni başlattığı haftalık Kültür-Sanat Eki’nde rastlamak mümkün. Müzik ve müzisyenlerle, yeni yazılmış veya yeni sahnelenen eserlerle ilgili röportajlara da arada bir rastlanıyor. Şu anda 1963’den beri yayımlanan Orkestra dışında, düzenli bir müzik dergisi de bulunmuyor.

Demek ki, Türkiye’de müzik yazarlığı yapmak isteyenlerin yer alacakları mecra sayısı fevkalade azdır. Bu mecraları kullanabilme olanağını bulabilenler ise, bu işi profesyonel olarak değil, “gönüllü” olarak yapıyorlar. Yani, müzik yazarlığı, Batı’da olduğu gibi profesyonelce yapılabilecek, yapan kişiyi geçindirecek, özenilecek bir “meslek” değil. Zaten Türkiye’de, devlet ve özel kurumlara ait 9 orkestra, 5 opera-bale bulunmasına karşın, 65 milyon nüfuslu ülkede, temelde eleştirmenlik işlevinin gereği gibi yerine getirilebileceği bir müzik ortamı henüz yaratılabilmiş değil. 

Handikaplardan biri de, konunun yıllardır müzikçiler arasında tartışılıyor olması. Müzik yazarından özellikle solistlerin, şeflerin, çalgıcıların, orkestra yöneticilerinin bir beklentisi var. Oysa o yazılar, müzisyenlerden önce müzik meraklıları veya potansiyel müziksever adayları için yazılıyor olmalı. Türkiye’de günümüzdeki ortalama kültür düzeyi dikkate alındığında, müzik yazarının öncelikle görevi, ulaşabildiği okuyucuyu düzeyli müziklere yöneltmek, onları konserlere, opera-bale temsillerine gitmeye, solist ve toplulukları daha iyi olmaya özendirmek olmalı. 

Nitekim ekonomik kriz gerekçesiyle kapatılınca kadar, büyük İstanbul gazetelerinin Ankara eklerinde yayınlanan kimi yazıların bu yönde önemli bir işlev gördüğü, geniş bir okuyucu kitlesinin bu alanda yazılanları okuyarak etkinliklere yöneldiği 2000 yılı boyunca yaşanarak görüldü.

İleri ve teknik düzeyde eleştiri ve tartışmaların yeri ise, büyük sermayenin “yeterli reklam alamaz” gerekçesiyle gruplarında çıkarmaktan veya desteklemekten kaçındığı, sadece gerçek “meraklısı”nın alacağı “uzmanlık dergileri” olmalı.

SONUÇ:

Türkiye’de dinleyici ve müzikle ilgili okuyucu evreninin zenginleştirilebilmesi için, toplumda sanata duyarlılığı arttırıcı genel önlemler çerçevesinde eğitime öncelik verilmesi gerekiyor:

· İlköğretim okullarına, müzik, sahne sanatları ve plastik sanatları, kısa tarihçesi, tanımları ve Türkiye’deki gelişmelerle birlikte içeren bir “Sanat” dersi konulmalıdır.

· İlköğretim okullarından itibaren “Müzik” zorunlu bir kültür dersi olarak okutulmalı ve uygulanmalıdır.

· Kulaktan dolma bilgilerle ve galat söylemlerle haberler yapılmasının önüne geçilebilmesi için gazeteci-yayımcı yetiştiren İletişim Fakülteleri ile benzeri yüksek okullarda, Müzik ve Plastik Sanatlar dersleri zorunlu olarak programlara alınmalıdır. Bu derslerin alanlarında yetkin kişilerce, kucaklayıcı bir çerçevede işitsel ve görsel örneklerle verilmesi sağlanmalıdır.

· Konservatuarlarda, müzik eleştirmenliği konusunda yüksek lisans programları düzenlenmelidir.

· Bir “Türk Müzik Arşivi” düzenlenerek elektronik ortamda yararlanmaya açılmalıdır.

· Müzik yazarlarının , araştırmacıların yararlanacağı kaynaklar derlenmeli, yağmalanmış bazı konservatuar kitaplıklarından alınanların, alan kişiler veya mirascıları tarafından iadesi sağlanmalıdır.

· TRT Radyolarında klasik müziğin sadece bir radyo postasının (TRT Radyo-3) sınırları içine hapsedilmesinden vazgeçilmeli, tüm halkın yaygın biçimde ulaşabildiği, başta TRT-FM olmak üzere diğer postalarda da, belirli ölçüler içinde genel kulağı alıştırıcı yönde seçimlerle klasik müziğe yer verilmelidir.

· TRT Televizyonlarında klasik müzik programları TV-2’yle sınırlandırılmamalı, diğer kanallarda da belirli bir plan çerçevesinde eğitici ve özendirici yanı ağır basan programlar konulmalıdır.

· 24 Saat klasik müzik yayını yapacak özel radyoların kurulması ve geliştirilmesi için, özendirici önlemler alınmalıdır.

· Özel televizyon kanallarının, çoksesli evrensel müzik ve bu alanda çalışan Türk besteci ve icracılarına, herkesin izleyebildiği saatlerde yer vermelerini sağlayacak özendirici önlemler geliştirilmeli, gerekirse yasal düzenleme yapılmalıdır. 

Ankara, 28 Şubat 2002,  Gazi Konser Salonu'nda düzenlenen sempozyumda sunulmuştur.)

 




         


Şefik Kahramankaptan

Ankara Üniversitesi  SBF(Mülkiye) - BYYO Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nü 1971 yılında bitiren Şefik Kahramankaptan (İstanbul, 4 Ekim 1949), çeşitli gazete ve dergilerde ( Yankı, Tercüman, Akajans, Hürriyet Dergi Grubu) yönetici ve yazar olarak çalıştı.  Devamı

Yansımalar

  • 1
  • 2
  • 3
  • 4

Kargo ve Yazışma Adresi

Kargo ve Gönderileriniz için Angora Evleri Deniz Sokak No:4 06800 Çayyolu / ANKARA

E-Mail: sefik (  isaret ) kahramankaptan.com