Karaözü'nün aydınlık insanları Otyam ve Fazıl'ı nasıl kucakladı?

 

Karaözü'nün “Tohum Pınarı” ve Fikret Otyam Kültür Merkezi önündeki küçük meydanına indiğimizde davul-zurna eşliğinde halay çekiliyordu. Taştan yapılmış binanın önünde bizim Metin Yurdanur'un yaptığı, Otyam'ı bu köye ilk geldiği 1962'deki haliyle tasvir eden heykeli dikiliydi.

 Kılıç ailesinin evi hemen yukardaydı, yol üzerindeki kazanlarla buranın yerel aşı, “yahnili bulgur pilavı” hazırlanmış, yüzlerce kişiye dağıtılmıştı. Biz de bu ikramdan nasibimizi alıp, biraz dinlenince hemen Otyam'ı sorduk. Aşağıda dut dibinde, gölgedeymiş. Eşi Filiz, büyük kızı Elvan ve damadı Ali Baransel, Orhan Kemal'in oğlu Işık Öğütçü, İstanbul'dan bazı dostlar oturuyorlardı, hasret giderdik...

Şırıldayarak akan Tohum Pınarı'nın tatlı serinliği arkamızda, eskilerden konuşurken birden davul-zurna gürüldeyiverdi. Belli ki Fazıl gelmişti. Dutun altına sevenlerinin kuşatmasında oturdu. Fotoğraf çektirmek isteyenler, plak imzalatanlar, uzaktan seslenip el sallayanlar gırla gidiyordu!

Konser için Emniyet, MİT ve Jandarma'nın fazla göze batmayacak biçimde ayrı ayrı ama eşgüdüm içinde tedbir aldığını gördük. Nitekim, konserin yapılacağı “Cumhuriyet Pınarı” çeşmesi önündeki büyük meydana geçtiğimizde, Emniyet-MİT ikilisinin sahne arkası, çevresi ve meydanı sıkı gözlem altında tuttuğunu algıladık.

Meydan, tıklım tıklım dolmuştu, çevredeki evlerin balkonları, terasları neredeyse salkımsaçaktı. Arkadaki bir binanın cephesinde, üzerinde beyaz harflerle “Karaözü'nü Fazıl Say” yazılı siyah bir bez asılıydı. Yer gösterdiler, oturduk, hemen arkamızdan Otyam, tekerlekli sandalyesinde, üzerinde Che'nin resmi bulunan kırmızı tişortu, başında mavi şapkası meydana gelince kıyamet koptu. Otyam el sallayarak halkı selamlıyor, çatılardakilerle birlikte yaklaşık 2500 kişilik topluluk alkışlıyordu. Otyam'ı da yerleştirdik, sağında eşi Filiz, Elvan, Ali, Ahmet Say, solunda ben, sahnenin karşısında yerimizi aldık. Kadir Dursun elinde cep telefonu, sahne çevresinin disipline edilmesine yardımcı olurken, bir yandan çekim yapıyordu. Sahne ve ses düzeni, seslendirme konusunda uzman YESA tarafından hazırlanmıştı, dostumuz Yalçın Tuğsavul, yardımcılarıyla bizzat işin başındaydı.

Ağabey Faris ve Nazım Kılıç'ın kısa hoşgeldiniz konuşmalarından anladık ki, bir taşla birkaç kuş vuruluyordu. Fazıl'ın konseriyle birlikte Orhan Kemal, Oktay Rifat ve Orhan Veli'nin de doğumlarının 100. yılında anımsanmaları söz konusuydu.

Fazıl ve Serenad sahneye çıktıklarında meydanda esas kıyamet koptu. Fotoğrafçılara ilk şarkıda çekim izni verilmişti, sahnenin önü zor boşaldı.. Belki de en heyecanlı olanlar çocuklardı. Tertemiz kıyafetli, yüzlerinden zeka fışkıran bir yığın çocuk, ellerinde cep telefonundan tablete uzanan çağımızın geniş teknolojik yelpazesinin ürünleri, hepsi en önde çekim yapmak peşindeydi. Otyam'ın “çökün aşağı” uyarısıyla hepsi yere oturdular!

Fazıl'ın “İlk Şarkılar”ından yaptığı seçki, Nazım Hikmet'ten Metin Altıok'a, Cemal Süreya'dan Yunus Emre'ye, Pir Sultan'dan Muhyeddin Abdal'a, bu yöre için biçilmiş kaftandı. Her parçayı, sunuşu, anlatışı çoşkulu alkışlarla karşılandı. Sağımda Otyam, her parçada ayrı coşuyor, “Yaşa Fazıl” diye bağırıyor, Pir Sultan sırasında boynunda yıllar önce Hacıbektaş'ta armağan edilen ve ogün bugündür hiç çıkarmadığı taşı öpüyor, arada ellerini yukarı açıp gökyüzüne bakıyordu.

Arada fotoğraf çekiyordum. Meydanın sol yanındaki evin terasındaki kalabalığı daha önce resimlemiştim. Ama aynı yeri gösterenler vardı. Bu kez üç genç beyaz bir bez üzerine siyah-kırmızı harflerle yazılmış “Kayseri Emek Gençliği” imzalı yeni bir pankart açmıştı: “Konser iptallerine, Festival yasaklarına cevabımız; bizi de Fazıl Say”... Otyam “Çektin mi, hay yaşa! Bana bunları mutlaka gönder” deyip duruyordu.

 Konserden sonra, Orhan Kemal, Oktay Rifat ve Orhan Veli'yi, konuşmalarıyla Otyam, Ahmet Say ve Işık Öğütçü andılar. Bu vesileyle Ahmet Say da 80. yaşının ilk gününü bir meydan dolusu insanın alkışıyla kutlamış oldu.

Bu coşkulu ama hem sunuluşu, hem izlenişi bakımından uygar, insancıl, ağırbaşlı konser tamamlandıktan sonra tekrar Tohum Pınarı'nın üstündeki Kılıç ailesinin terasının yolunu tuttuk. Sırada gene bir ikram ve sohbet vardı. İlk kadehi Otyam'ın “Hü dost” sedasına eşlik ederek kaldırdık.

 Fazıl'la fotoğraf çektirmek isteyen çocuklar, gençler, bir yandan ailenin reisinden en küçük üyesine kadar servis telaşı arasında biraz konuşma-dertleşme olanağı bulduk. Fazıl'ı son gelişmelerde, göstermelik değil gerçekten vefa beklediği, dost, arkadaş bellediği, tanınmalarına katkıda bulunduğu, konser olanakları sağladığı kimilerinin sessizliği hayli üzmüştü. “Herkesin gözü önündeki sosyal medyayı bir kenara koy. Bir telefon edip, tavrının gerekçesini açıklamaya çalışan da olmadı mı?” diye sordum. Olmamıştı!

 Fazıl'ın uçak için hareket vakti yaklaşıyordu. Otyam, türkülere, davul-zurna sesine doyamamıştı. Önce Zeynep Karababa'dan isteklerde bulundu. Bu mezzo-alto sesten bir türkü, bir semah dinledik. Davul-zurna geldi, terasta biraz yer açıldı, çalındı, oynandı. Ama beni en çok etkileyen köyün müzik öğretmeni Cem Dalak'ın bağlamasından elde ettiği yumuşacık tını ile adını soramadığım genç kızın gene yumuşacık, hafiften ama tertemiz türkü söyleyişi oldu.

 Evsahiplerimizle vedalaşıp gitme zamanı gelmişti. Bu uygar, insancıl, aydınlık, şiir-şair bilen, dayanışmacı Karaözü köyünden yüreğimizin bir parçasını orada bırakarak ayrıldık. Kolaylıkla tahmin edebileceğiniz gibi Karaözü bir Alevi köyüydü. Başlıktaki sorunun yanıtı böylece daha iyi anlaşılacaktır.

 

ŞEFİK KAHRAMANKAPTAN