Türk Operasının Sorunlarına Bakış (2011)

 

Opera Solistleri Derneği (OPSOD) Çalıştay Bildirisi / 18-19 Mayıs 2011 / Cermodern

 

Türk Operasının Sorunlarına Bakış (2011)

Şefik Kahramankaptan

Türkiye'de operanın 2011 yılındaki konumu, ülkenin genel durumundan soyutlanarak ele alınamaz. Bu nedenle sorunları, “Ülke yönetiminden kaynaklanan sorunlar” ve “ Operanın kendi sorunları” olmak üzere iki ana başlık altında incelemekte yarar var:

ÜLKE YÖNETİMİNDEN KAYNAKLANAN SORUNLAR:

Eğitim:

En büyük sorun, ilköğretimde ve lise öğretiminde sanat ve müzik konusuna önem verilmemesi, yeterli ders saati ayrılmaması, genç nüfusun küçük yaştan itibaren sanat dallarıyla ilgili kültür edinememesidir. Cumhuriyetin “uygar toplum” projesinden sapılmış olması, eğitim politikalarında konuların bütüncül ve yatay ilişkileriyle birlikte ele alınmaması, yapılan ve yapılacak sanatı izleyecek kitlelerin yetiştirilmiyor oluşuyla sonuçlanmaktadır.

Genç kitlenin, günümüzün en büyük vakit geçirme aracı olan Tv kanallarından bu alanda yararlanılabilmesi pek mümkün görülmemektedir. Çünkü manzara şudur:

Sanat” kavramı yozlaştırılarak “eğlence”yle karıştırılmıştır.

Yaygınlaşan özel TV ve radyoların büyük çoğunluğu eğitim-kültür görevlerini üstlerine almayarak reyting ve daha fazla reklam uğruna yoz ortama çanak tutmaktadır.

Devlete ait TRT kurumu giderek “çağdaş” kavramını sadece “teknoloji” ile sınırlayıp, özde “geleneksel”e yönelmiştir. Klasik müzik yayınlarının yer aldığı devlet radyo kanalına bile arabesk reklamlar alınarak “rant” ve “gelir” ön plana çıkarılmaktadır.

Müzik ve opera eğitimi alanlar için eğlence sektörü dışında iş ve kadro olanakları yeterli değildir. Bu durum, gençlerin sanat eğitimine yönelmesini engellemekte, sanat dallarına girmek isteyen öğrenci sayısı azalmaktadır.

Nepotizm” uygulamaları sanat alanında bile, “akrabalık kan bağı”nın ötesinde “siyasal parti-cemaat” boyutuna taşınabilmektedir.

Müzik, opera ve balenin “günah” ve “ahlaksızlık” olduğu yolunda bir propaganda yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır.

Sanat, müzik, opera-bale alanında dengelerin yeniden sağlanabilmesi, tıpkı yozlaşma sırasında yaşadığımız gibi, bir “süreç” gerektirmektedir. Böyle bir sürecin başlatılabilmesi ise, ülkedeki siyasal gelişmelere ve kurulacak hükümetlerin iknâ edilebilmesine bağlıdır.

Yapılması gerekenlerin başında, ilköğretim ve lise öğretiminde, yaş düzeylerine göre, anlaşılır bir “genel sanat dersi”nin konulması, müzik, sahne sanatları ve plastik sanatlarla ilgili temel bilgilerin verilmesi, yeterli müzik öğretmeninin yetiştirilip atanması, müzik derslerinin yeniden basit uygulamalı biçimde (mandolin) ilköğretime konulması yer almalıdır. İlköğretimde çocukların yeniden “şarkı” söylemesi, çocuk koroları kurularak toplumun tüm katmanlarından çocukların yararlanması ve öğrenmesi sağlanmalıdır. Bu alanda kurumların ve sivil kuruluşların çabasıyla var olan eldeki mevcut, 75 milyonluk Türkiye için “devede kulak” gibi kalmaktadır.

Yatırım:

Anadolu illerinde kültür merkezi adı altında inşa edilen binaların çoğu, kapsamlı sahne sanatlarının sergilenebilmesine olanak tanımamaktadır.

Gelip geçen değişik siyasal görüşlerdeki hükümetler, genellikle “ekonomik durum” ve “bütçe yetersizliği” gibi gerekçelerle opera-bale sanatlarının icra edileceği, yeterli teknolojik ve seyir olanaklarına sahip binaları inşa etmekten kaçınmaktadır.

En somut örnekler, temeli 9. Cumhurbaşkanı tarafından atılmış CSO binasının 11. Cumhurbaşkanı döneminde hâla bitirilmemiş olması, ulusal yarışmayla elde edilen projesi ayrıntılandırılıp Bayındırlık Bakanlığı'na teslim edilmiş olan Ankara Ulusal Operaevi için on yıldır ödenek ayrılmaması, temel atılmamış olmasıdır. İstanbul AKM'nin kaderine terkedilmiş bekleyişi, Türkiye'nin pek çok Avrupa ülkesinden daha büyük nüfusa sahip kentinde, operanın göçebe gibi sahneden sahneye dolaşmak, kapsamlı yapıtlardan uzaklaşmak zorunda bırakılışı, yıllar sonra tarih kitaplarında ilginç bir örnek olarak yer alabilir.

Sanat kurumları , erken Cumhuriyet dönemi ve sonrasında , çoğu başka amaçlarla yapılmış ve “tornistan” yöntemiyle elde edilmiş yetersiz binalarda etkinlik göstermekte ve temsil vermektedir. Avrupa Birliği'ne aday bir ülkenin Başkentinde, projeleri hazır olmasına karşın, yeterli bir operaevi ile devlet konser salonunun bulunmayışı, siyasal iktidarların uzun yıllardır bu konudaki “umursamazlığını” ya da “sessiz direnişini”, acı bir çelişki olarak ortaya koymaktadır.

Kahire'ye operaevi inşa etmiş “dede”lerimizin Osmanlı dönemindeki duyarlılıklarına karşın, günümüzde bu umursamazlığı aşmak için ne yapılması gerektiği, hükümetlerin nasıl “iknâ” edilebileceği herkes tarafından düşünülmelidir.

Kentine bir konser salonu kazandıran, operaevinin yapımına da başlayan İzmir Büyükşehir Belediyesi gerçeği gözardı edilmemeli, aydınlık çizgideki yerel yönetimlerin, yanlış seçimler ve teknik hatalar yapmadan kurumların kullanabileceği sanat mekânları inşa etmesine ön ayak olunmalıdır.

 

OPERANIN KENDİ SORUNLARI:

Operamız son yıllarda, kendi olanakları çerçevesinde olumlu gelişmeler kaydetmiştir. Türkiye genelindeki mevcut örgütlenmesindeki başlıca birimler arasında eşgüdüm arttırılmış, yapıtların ve sanatçıların dönüşümü sağlanmıştır. Böylelikle daha az harcamayla daha çok iş yapılabilmesinin önü açılmıştır.

Türk bestecilerinin yıllardır birikmiş, oynanmadan, seslendirilmeden bekletilmiş yapıtlarının sahnelenmesi, niteliklerinin ortaya çıkması, en azından arşive belge olarak kazandırılması sağlanmıştır.

Aspendos'un yanısıra İstanbul'da opera festivali, uluslararası bale yarışması, Eskişehir opera festivali başlatılmıştır.

Bu olumlu gelişmelere karşın, dikkat edilmesi, önlem alınması gereken kimi gerçekleri de göz ardı etmemek lazımdır. Bir yapıtın beğenilip alkışlanmasını “tatmin edici” bulmakla yetinmemek, “şeytanın ayrıntılarda gizli olduğu” özdeyişini anımsamak gerekmektedir. Örnekleyelim:

Bazı ünvanlı kadrolar dolu olmakla birlikte, bu konularda yeterli hizmetin verilemediği görülmektedir. Bu konuların başında “Dramaturgi” gelmektedir. Başka görevlerde çalışanların sınıf değiştirerek ekonomik olanaklarının arttırılması ya da “rahat etmeleri” amacıyla, zaman içinde iyiniyetle yapılan uygulamalar, bu alanda hizmet yetersizliğine yol açmıştır. “Adama göre iş” yerine “işe göre adam” ilkesiyle hareket edilmelidir.

Yeni izleyiciyle birlikte, mevcut izleyicinin de eğitimi için yapılması gerekenler bulunmaktadır. İzleyici temsil öncesi bir kitapçık edinse bile okumaya vakti olmamaktadır. Günümüzde biletlerin çoğunun internet üzerinden satıldığı dikkate alınırsa, en azından bileti edinen izleyicinin elektronik posta adresine, önceden izleyeceği yapıtın konusu, kadrosu, ses renkleri gibi bilgiler gönderilebilir. Bu bilgiler web sitesine yüklenerek önceden ulaşılabilir hale getirilebilir.

Bastırılan kitapçıklara, eğitim açısından özen gösterilmeli, kadro listelerinde rollerin ses özellikleri belirtilmeli, sanatçı fotoğrafların altında da isimlerin yanısıra bu bilgiler verilmelidir. İzleyici böylelikle soprano ile mezzosoprano veya tenor ile bariton arasındaki farkı daha kolaylıkla öğrenip belleğine yerleştirecektir.

Kuruluş tarihleri eski olan müdürlükler başta olmak üzere, eldeki sanatçı kaynağının yeterince değerlendirilemediği, kast belirlemesinde geriye düşen, yaşları ilerlediği için tercih edilmeyen ya da fiziksel yetersizliğe düşenlerin “âtıl” kaldığı, ama fiilen ter dökenlerle aynı ücret ve özendirme ikramiyelerini aldıkları görülmektedir. Çözüm için yıllardır konuşulan, önerilen “temel maaş +verimlilik primi” sisteminin bir an önce uygulamaya konulabilmesi için gereken yapılmalıdır.

Hak kaybına yol açmayacak bir emeklilik yasası, kadroları boşaltacağı için geçici bir rahatlama yaratabilecektir. Ancak, her dönemde, eldeki insan kaynağından operanın sahnesi dışında eğitim çalışmalarında yararlanılması mümkündür. Pilot olarak seçilecek ilköğretim okullarında bu kaynağın sanat eğitimcisi olarak değerlendirilmesi için çaba gösterilmelidir. Böylece, iyi veya kötü niyetle zaman zaman ortaya atılan yıpratıcı iddialar için ortada bir dayanak da kalmayacaktır.

Ankara operasının kuruluş ve gelişim yıllarında çok önem verilen, iyi çalıştırıcıların davet edilerek, şancıların sürekli gelişiminin sağlanması uygulaması zaman içinde hız kesmiştir. Şancıların olgunluk döneminde bile iyi pedagolarla çalışmalarının nasıl düzey yükselttiği gerçeği dikkate alınarak, tüm müdürlüklerde bu konuya gereken önem verilmelidir.

Kıta Avrupasında, örneğin Almanya'da bir solistin haftada üç ayrı operanın temsilinde görev yaptığını görmekteyiz. Bizde ise bu sayı ayda bire kadar düşmektedir. Temsil sayılarının arttırılması için, repertuar saptaması, sahne kullanım olanaklarının arttırılması gibi önlemler üzerinde çalışılması gerekmektedir.

Altı müdürlüğün kadrolarında, yurtdışındaki operalarda konuk sanatçı olabilecek kapasitede çok sayıda solist bulunmaktadır. Hâlen davet alıp giden az sayıdaki solistimize yenilerinin eklenmesi, Türkiye'nin ve opera sanatında ulaşılan düzeyin tanıtılması açısından yararlı olacaktır. Bu alanda özendirici bir sistemin genel müdürlük bünyesinde oluşturulması yararlı olacaktır.