Müzik Kurumlarının Yapılanmasında Yeni Arayışlar (2001)

 

İzmir Sanat Kongresine Sunulan Tebliğ- 2001

 

 

Müzik Kurumlarının Yapılanmasında Yeni Arayışlar (2001) 

 Şefik Kahramankaptan

 

 Bizde ne yazık ki “Böyle gelmiş, böyle gider” inancı ve “idare-i maslahat” kolaycılığı bir hayli yaygın. Devletin müzik kurumları da bu anlayıştan nasibini yeterince almış durumdaydı.

 

Ama ne zaman ki, bazı orkestralarımızda gerçekten “böyle gelip böyle gitmeyeceğinin” bilincine varanlar çıktı... Ne zaman ki, kimilerinin eskiden açıklamaktan çekinerek sadece kendine sakladığı “arayışlar” resmi kayıtlara geçirilerek Ankara’da sempozyumlar düzenlendi, işin rengi değişti. Bugün artık aklı başında herkes, müzik kurumlarının yeniden yapılanması, çağdaş işletmecilik ve yönetim anlayışının egemen olması gereğine inanıyor.

 

REEL GERİLEME

 

Bu saptamayı yaptıktan sonra şöyle bir geriye dönüp bakalım.

 

Atatürk’ün, imparatorluğun Muzıka-yı Hümayun’ununu Ankara’ya taşıyıp , Riyaset-i Cumhur Filarmonu Orkestrası’na dönüştürmesiyle başlayan yolculukta, 78 yılda ulaşılan devlete ait orkestra, opera-bale sayısı kimilerince yeterli görülebilir. Gerçekten de Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, sanat kurumlarımızın sayısında hatırı sayılır bir artış olmuştur. Ancak artan nüfusla kıyaslandığında "reel" olarak bir gerileme söz konusudur.

 

Atatürk'ün uygar, "sanata duyarlı" bir toplum inşa etme hedefine ulaşmak için çalışılırken, 1950'den itibaren eğitim sisteminde geriye gidişler ve giderek dinsel yaklaşımların ön plana çıkarılmasıyla, fiilen bir "karşı devrim" süreci başlatılmıştır. Ne yazık ki bu süreci başlatanlar önemli mesafe almayı da başarmışlardır.

 

 

BAKANLIKTA DÜZENLEME GEREKSİNİMİ

 

 

Uygar ve sanata duyarlı bir toplum hedefine ulaşma çabalarında, devlete ait müzik kurumlarının önemli görevleri bulunmaktadır. Ama zaman içerisinde bu görevler unutulmuş, salt siyasal amaçlarla, oy hesaplarıyla yeni bazı kurumlar oluşturulmuştur. Siyasetin zaman zaman "seçmene iş bulma aracı" olarak kullanıldığı Türkiye'de ne yazık ki, Anadolu'nun çeşitli kentlerinde bu amaçla "sanatçı kadrolu" TSM ve THM koroları oluşturulmuştur. Bazı sanat kurumlarında, esas gereksinim duyulan sanatçılar yerine idari kadrolar şişkinleştirilmiş, sanatçı kadrolarına bu unvanı hak etmeyen bazı kişiler atanarak, kurumlar yozlaştırılma tehlikesiyle karşı karşıya bırakılmışlardır.

 

 

Hep örnek alınan tüm Batı dünyasında ve bizden yıllar sonra çoksesli müzik serüvenine atılan ama gerek altyapı, gerekse üretimde bizi fersah fersah geçen Japonya'da, koristleri maaşlı yaygın devlet koroları bulunmamaktadır.

 

 

Buralarda devlet, dernekler çevresinde oluşmuş koroları özendirmek amacıyla bazı desteklerde bulunmaktadır. Tıpkı bu yıl Kültür Bakanlığı'nın bazı amatör koroları bu yıl yurtdışı yarışmalara gönderdiği, ve bugünlerde Anadolu’da kurulu bazı amatör koroları yaşatma ve yenilerinin kurulması için “destek” kararı aldığı gibi...

 

Batı'da, bizdeki gibi bazıları maaş almak dışında pek iş yapmayan oluşumlar söz konusu değildir. Kültür Bakanlığı öncelikle, yılların birikimiyle gelinen bu noktada radikal tedbirler alarak, iş üretenle yatanın aynı kefeye konulduğu bu haksızlığa bir son vermelidir.

 

 

 

Bakanlığın ayrıca kurumların bağlılıklarında temel disiplinleri göz önüne alarak süratle bir düzenleme yapması zorunluluktur.

 

 

Plastik sanatlar ile müzik eğitim ve icra itibariyle birbirinden tümüyle farklı birer disiplin olmalarına karşı, yıllardır orkestralar ve korolar israrla, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'ne bağlı tutulmaktadır. Ressamın eline keman verip "çal" demek, kemancının eline fırça-palet tutuşturup "resim yap" emrini vermek ne denli ters ve mantıksız ise, bakanlıktaki yönetim şemasında orkestra ve koroları plastik sanatlarla görevli Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'ne bağlı tutmak o denli ters ve mantıksızdır.

 

Orkestralara uygulanan CSO yasasında da bu yönde bir zorunluluk da bulunmamaktadır. Şu halde, konu hemen bir bakan oluruyla çözüme kavuşturulabilir, orkestralar kendileriyle ilgili bir üst oluşum yasayla belirleninceye kadar, müsteşar yardımcılarından birine bağlı olarak etkinliklerini sürdürebilirler. Ancak bakanlık, bu terslikte israr etmektedir.

 

 

 

GÖREV VE SORUMLULUKLAR

 

 

Müzik kurumlarına ilişkin yasal düzenlemeler yapılırken, "görev sorumluluğu" gözden kaçırılmamalı, bu kurumların çoksesli müziğin yaygınlaştırılmasına ve toplumun eğitilmesine ilişkin çalışmaları yasayla verilmiş bir "görev" olarak tanımlanmalıdır. Yani yapılması "zorunlu" hale getirilmelidir.

 

 

 

Elbette sanatçıların, "vakıflardaki kâtip"ten farklı statüleri olacaktır. Ama "devlet memurluğu" devam edeceğine göre, sanat kurumunun ve sanatçının görev ve sorumlulukları da açıkça belirtilmeli, böylece kurumların "verimliliği" arttırılmalıdır.

 

 

Bu görev ve sorumluluk çerçevesi içinde, ulusal edebiyatımızın, müziğimizin en iyi biçimde değerlendirilmesi, tanıtılması yönünde etkinlikler de zikredilmelidir. Koskoca bir yıl boyunca göstermelik birkaç parça dışında Türk bestecilerinin eserlerinden adeta "kaçan" orkestraların yerini, bu eserleri seslendirmek için yarışan topluluklar almalıdır.

 

Bu çerçevede Kültür Bakanlığı’nın 15 besteciye yapıt siparişinde bulunmasını takdirle karşılamak gerekir. Tarihe baktığımızda pek çok ünlü yapıtın, prenslerin, kralların, imparatorların , belediyelerin, bakanlıkların siparişi sonucu yaratıldığını görürüz. Sipariş doğru kişilere doğru biçimde yapıldığı taktirde, düzeyli yapıtlar kazanmanın en kestirme yoludur.

 

Türk eserlerinin nota yazımı ve telif sorununa da bakanlıkça bir çözüm getirilmeli, böylece orkestraların "telif ödeyemediğimiz için çalamıyoruz" mazeretinin veya "orkestra yazısı kötü, okunmuyor" gerekçesinin ardına sığınmalarının önüne de geçilmelidir.

 

 

EŞGÜDÜM ZORUNLULUĞU

 

 

Orkestralar arasında program, şef ve solistler açısından eşgüdümü sağlamak ve planlamada ortaklık yapabilmek için, orkestra müdürleri ve genel müzik direktörlerinin de katılacağı, bir üst kurul yararlı olabilir. Ayrıca, orkestra ve koroların özerk yönetimlerinin bağlı bulunacağı bir Müzik İşleri Genel Müdürlüğü düşünülmelidir.

 

 

 

 

Özetle; Orkestraların yıllık konser, turne, gösteri miktarlarına doyurucu bir "taban" konulmalıdır.

 

Müzik kurumlarının repertuvar belirlemelerinde Türk yazar ve bestecilerinin eserlerine belirli oranda yer vermeleri zorunluluğu getirilmelidir.

 

 

 

 

ÖZERK YAPILANMA

 

 

Müzik kurumlarının genel statüsü "özerk yapılanma" olarak düşünülmeli, ancak iyi çizilmiş bir çerçeve ile, şef, solist, rejisör konumundaki sanatçıların sadece kadrolarının bulunduğu kurum değil, tüm kurumlar tarafından değerlendirilmeleri gereği, yasa ile esaslara bağlanmalıdır.

 

 

Böylece yılda bir konserle yetinen solistler, yıllarca oyun koymayan rejisörler, yılda birkaç konser yapıp yıllarca tek bir rol almadan "solist" kadrosu işgal eden şancılar-dansçılar dönemi kapanmalıdır.

 

 

Orkestralarda yönetsel işlerden sorumlu yönetim kurulları için seçim yöntemi uygulanırken, günümüz koşullarında "profesyonel işletmecilik" yaklaşımının geçerlilik kazanması için uygun bir yol aranmalıdır.

 

 

Müzik kurumlarında çalışanların 657'e göre bir "temel maaş"ı olmalı, ancak bunun artıları yeteneklerine, gösterdikleri performansa, topluluğa katkılarına göre ayarlanmalıdır. 657'ye göre bir sözleşmeli statü geliştirilebilir. Böylece "yatan" ve "ciddiye almayan" ile "çalışan" ve "işini kaliteli yapan" şimdi olduğu gibi aynı kefeye konulmuş olmaz.

 

 

GÖNÜLLÜ VE RE'SEN EMEKLİLİK

 

 

Halen sanat kurumları, özellikle de tiyatro ve Ankara-İstanbul gibi eskimiş opera-bale müdürlükleri "Nuhun gemisi" gibidir. Hiçbir görev yapmadan sanatçı kadrosundan maaş alarak 65 yaşının dolmasını bekleyen çok sayıda insan vardır.

 

 

Yeni bir düzene geçmeden önce, bu yararsız fazlalıkların kendileri de fazla zarar görmeden emekli olmalarını sağlayacak bir sistem uygulanmalıdır. Bu bir kereye mahsus uygulanacak "gönüllü ve re'sen" emeklilik sistemi olabilir. İsteyen kendi ayrılır, kurumların ayrılmasında yarar gördükleri de re'sen yasadan yararlandırılır. Böylece kadrolar açılmış olur.

 

 

Sonrası için de, çalışırken alınanla emeklilikteki maaş arasındaki fark azaltılarak, yorulanların emekliye ayrılmasını özendirecek bir sistem oluşturulmalıdır.

 

 

Ayrıca fiilen görev alamayanların mutlaka kurumlarda sanatsal bilgi isteyen yan işlerde ve okullarda eğitim sürecinde değerlendirilmeleri hususu da yasayla düzenlenmelidir.

 

 

Yetenekli ve çalışkan olan, kendini geliştiren "ün", "para" ve "deplasman olanakları"nı bir arada kazanacaktır. Bu yöntem aynı zamanda sanatsal yarışı da kamçılar. Çalışan, kendini geliştiren hem statü, hem de parasal yönden kazançlı çıkacak, bu da genel verimi, dolayisiyle kurumun kendi bütçesine katkısını da olumlu yönde etkileyecektir.

 

 

Buradaki "deplasman" özellikle solistler ve opera şarkıcıları için geçerlidir. Uluslararası alanda rahatlıkla her operada söyleyebilecek şancılarımız, her orkestrayla çalabilecek solistlerimiz mevcutken, bunların Türkiye'yle sınırlı kalmamaları için sanat kurumlarının uluslararası ajanslarla ve emprezaryolarla işbirliği yapabilmelerine olanak sağlanmalıdır.

 

 

ANA HEDEFLER

 

 

Müzik kurumlarının etkinlik programları kapsamında başlıca hedefler şunlar olmalıdır:

 

1-Mümkün olduğunca çok kişi yararlandırılmalı ve etkilenmeye çalışılmalıdır.

 

2-Yetişkin izleyici-dinleyicinin hazırlanabilmesi için eğitim kurumlarıyla işbirliği ve düzenli eğitim konserleri, temsilleri “göstermelik” olmaktan çıkarılmalı, sayısı arttırılmalıdır... Bu konser ve temsiller, o sırada "pas" geçen sanatçılarla oluşturulacak küçük gruplar halinde bizzat okullara gidilerek de düzenlenmeli, eğitim amacı konser salonlarıyla sınırlı tutulmamalıdır.

 

3- Kurumlar , "kent kurumu" biçiminde değil "bölge kurumu" biçiminde algılanmalı, etkinlik programları da yıl boyu çevreyi de kapsayacak kısa turneler göz önüne alınarak düzenlenmelidir. Bazı müzik kurumlarımızın kadroları, kendi salonunda konser veya temsil yaparken, dinlenenlerin başka mekanlarda dinleti veya temsil sunmasına fazlasıyla yetecek kadar kalabalıktır.

 

4-Programlar yeni eser verecek Türk yazar ve bestecilerini caydırıcı değil, özendirici nitelik taşımalıdır.

 

 

Orkestraların her yıl genel sistem içerisinde Kültür Bakanlığı çatısı altında aldıkları bütçenin yanı sıra bir döner sermayeye sahip olmaları yararlı olacaktır. Böylece şimdi dernek ve vakıflar aracılığıyla yürütülmeye çalışılan destekler, kurumlar tarafından kazanılıp kotarılabilecektir.

 

Özellikle dış turneler, CD yapımları, sponsorluklardan gelecek destekler bu döner sermaye yapısı içinde değerlendirilebilir. Sanat kurumları, kişisel olarak alınacak "kaşe"lerin ötesinde kurumsal olarak para kazanmanın ve bunu kendini geliştirmede değerlendirmenin hazzını yakalayabilirler.

 

 

Opera-bale ile orkestralarımız dış ilişkilerde, Türkiye'nin tanıtımında ve evrensel sanatların icrasında ulaşılan noktayı sergileme bakımından daha şanslı kurumlarımızdır. Bunların belirli eserlerle, ya da içlerinden süzülecek daha küçük topluluklarla daha sık dış turne yapmaları, uluslararası festivallere gönderilmeleri, festivallere davet alan solistlerin desteklenmesi, bu alanda Türk varlığının uluslararası alanda daha çok hissedilmesini ve algılanmasını sağlayacaktır.

 

 

BİRLEŞİK YAPILAR

 

 

Yeniden yapılanma arayışları içerisinde bir önemli nokta da, kentlerde "birleşik yapı"ların gündeme getirilmesi gereğidir.

 

Diyelim ki Trabzon'a ayrı bir orkestra ve ayrı bir opera-bale kurmak yerine, bu ikisini tek çatı altında kurarak verimlilik sağlanabilir. Aynı kentte konservatuvarın da kurulması söz konusu olmalıdır. Böylece öğretmen kaynağı kendiliğinden sağlanmış olacaktır.

 

 

Pek çok Avrupa ülkesinde bir kentte bir tek orkestra bulunmaktadır. Bu orkestra haftada bir -iki opera için çalmakta, haftalık senfonik konserini yapmakta, ayrıca içinden çıkan oda orkestrası da haftada bir konser vermektedir.

 

LEIPZIG GEWANDHAUS

 

Gösterilebilecek en güçlü örnek Leipzig Gewandhaus Orkestrası’dır. 1743’de 60 tüccarın desteğiyle 16 müzisyen tarafından oluşturulan bu orkestra, ünlü düşünür Seneca’nın “İyi eğlenmek için ciddi yaklaşım gerekir” ilkesini hayata geçiriyor.

 

Kurt Masur’un ayrılmasından sonra genel müzik direktörlüğünü ve daimi şefliğini Prof. Herbert Blomstedt’in yaptığı orkestranın müzikci kadrosu 185 kişidir. Orkestradan bir grup kendi salonunda konser yaparken, bir diğer grup opera-bale için çalmakta, bir başka grup turnede olabilmektedir. Avrupa’nın en çok turne yapan orkestrasıdır. Bach’ın 27 yıl kantorluk yaptığı St.Thomas Kilisesi’nde düzenlenen konserlerde de bu orkestradan bir grup çalmaktadır.

 

Genel Müzik Direktörü, 2000-2001 sezonunda gerçekleştirilmekte olan “63 Büyük Konser”den 33’ünü bizzat kendisi yönetmektedir. Bu yapılarda, Türkiye’de görüldüğü gibi genel müzik direktörü ve daimi şef kadrosunu işgal eden kişinin, yılda 6-7 hafta orkestrayı yönetmekle yetinmesi ve öteki çalışmaları, provaları izlememesi sözkonusu değildir. Son sözü de genel müzik direktörü söylemektedir.

 

Geçtiğimiz sonbaharda yaptığım ziyaret sırasında orkestranın pazarlama ve haberleşme koordinatörü Patrick Scheming’den aldığım bilgiye göre, Leipzig Gewandhaus, bu sistem içerisinde 43 milyon mark gelir elde etmektedir. Bunun sadece 4-5 milyon markı opera-baleye verilen orkestra servisi karşılığıdır.

 

DEUTSCHE STAATOPER BERLİN

 

Bir ilginç örnek de Berlin’de ünlü Deutsche Staatoper Berlin’de yaşanıyor. Doğu-Batı birleşmesinden sonra, toplam kadro 1300’den 800’e inmiş. İntendant Georg Quander, görüşmemizde bu azalmayı kademeli olarak sağladıklarını, 15 yıldan fazla çalışmış olanlara bazı garantiler sağlayabildiklerini, balecileri farklı görevlerde değerlendirmeye çalıştıklarını, kurumu yaşatmak için önlem almaya zorunlu olduklarını söyledi.

 

Deutsche Staatsoper Berlin’in genel müzik direktörü de, 2002 sonunda ayrılması beklenen Daniel Barenboim.... Repertuarın hangi kurulda görüşülerek kararlaştırıldığını sorduğumda Her Quander, “Kararı Barenboim’la ben veririz, repertuarı ikimiz saptarız” dedi.

 

Repertuarlarında 5’i yeni 9 opera, ikisi yeni 9 bale var. Her gece temsil yapıyorlar.

 

Böylesine verimli yapılar söz konusuyken, ülkemizde de özellikle yeni yapılanmalarda birliktelik sağlanması, mevcut potansiyelin gözden geçirilerek yeni örgütlenme modellerinin geliştirilmesi yararlı olacaktır.

 

Örneğin halen Çukurova Senfoni de, Mersin Opera Orkestrası da ayrı ayrı takviye kadroya muhtaç durumdadır. Oysa bunlar tek çatı altında örgütlenmiş olsalardı, bu kadro açıkları çoktan kapanmış ve daha verimli bir çalışma sağlanmış olabilecekti.