Türkiye'de Müzik Eleştirisi Üzerine (2013)...

 

Türkiye'de Müzik Eleştirisi Üzerine....

ŞEFİK KAHRAMANKAPTAN *

Her sanat yapıtı gibi müzik de, hem beste, hem de icra bakımından eleştiri konusudur. Eleştiri kavramı, olumlu ve olumsuz ögeleri birlikte içerir. Türkiye’deki müzik yaşamının genişliği ve derinliği, henüz gerçek anlamda müzik eleştirisinin doğmasına yol açacak boyutta değil. Bu da bir arz-talep sorunu… Müzik yazarının, müzik ve müzikli sahne etkinliklerini kavrayacak, analiz edecek bir “müktesebatı”bulunmalı, bilgi ve düşüncelerini anlaşılır, hem izleyeni, hem de merak edeni tatmin edecek biçimde aktaracak yazım yeteneği olmalıdır. Gerek müzik, gerek plastik sanatlar alanında, “eleştiri” ya da “tanıtım yazısı” yazanların, yazdıkları ne kadar anlaşılmaz ve teknik terimlerle doluysa, o kadar üst düzey bir yazı ortaya koydukları gibi yanlış bir algı var. Ne yazık ki, kimi akademisyenler de bu anlayışı bilerek veya bilmeyerek sürdürüyorlar.

 Türkiye koşullarında bir müzik yazısının oluşturulması için müzikoloji öğrenimi görmek ya da konservatvar mezunu olmak gerekli değil. Önemli olan yazının kimin için yazıldığı, hedef kitlesinin kimler olduğunu kavrayabilmekte… Türkiye’de çoğu program notu ve kimi müzik yazıları, teknik deyim ve terimlerle doldurularak, sadece müzik öğrenimi görmüş ve müziği bizzat yapan kişilerin anlayacağı biçimde ve kötü bir Türkçeyle kaleme alınıyor. Bu biçimiyle ortalama okuyucu tarafından anlaşılamadığı için, genellikle okunmuyor. Böylece dinleyiciye yardımcı olmak, onu özendirmek yerine, caydırıcı bile olabiliyor. Bu tür “teknik ağırlıklı” yazıların yeri, günlük basın ve dergiler değil, ancak uzmanlık dergileri olabilir.

 Müzik ve sahne sanatlarına meraklı kimi kişilerin eleştiri adına çok kişisel tercihlerle konuya yaklaştıklarını görüyoruz. Örneğin çağdaş müzik konserine gidip, “Ben zaten çağdaş müzikten hiç hazetmem” diye söze başlayan bir yazı, ancak “sosyal medya geyiği” olarak nitelendirilebilir.

 Eleştirinin olumlu veya olumsuz yaklaşımda ayağının yere basması, konuyu Dünya ve Türkiye koşullarında ele alması, kişisel duygularını işin içine karıştırmaması gerekir.

 Müzik yazarının önündeki en önemli engel, insanımızın genel anlamdaki hazımsızlığının bu alanda da kendini göstermesidir. Müzisyen, ister şef olsun, ister rejisör, koreograf ya da icracı, hep “övgü” istemektedir. Bilinçsiz dinleyicinin, iyiyi de, kötüyü de kalkıp ayakta alkışlaması da bu övgü isteğini beslemektedir. Kötü, yanlışlarla dolu bir icrayı eleştirdiğinizde “Dinleyici alkışladı ama!” yanıtını alabilir, müzisyenin sizinle selamı-sabahı kestiğini, sağda-solda aleyhinizde konuşmaya başladığını görebilirsiniz! Tabii ki istisnalar kaideyi bozmaz!

 Bizde, müzik ne durumdaysa, müzik yazarlığı da o durumdadır. Bu alanda geri kalmamızın nedenini Avrupa örneğiyle açıklayalım. Kıta Avrupasında dinleyicinin çoğu, müzik konusunda yeterli bilgiye sahip olduğu için, daha “eleştirmen”e fırsat bırakmadan gerektiğinde sahne üstündeki müzikli eylemi beğenmediğini ortaya koyabilmektedir. Salonda konseri elindeki partitürden izleyen insanlar görebilirsiniz. Müziğin yaygınlığı ve dinleyicinin düzeyi, “müzik eleştirisi”ni günlük basında bir gereksinim haline getirmekte, genellikle de bu tür yazıları, müzik ve müzikoloji öğrenimi görmüş, hâttâ alanında doktora düzeyinde ilerlemiş uzman kişiler yapmaktadır. Bizde de, düzeyli müzik ve müzikli sahne sanatları hem uygulama, hem de izlenme açısından yaygınlaştığı ölçüde, yayın organlarının bu durumu dikkate alacağı ve kendilerini yazı yayımlamak zorunda hissedeceklerini umut etmek istiyorum!

 Türkiye’de müzik yazılarına ya çok düşük telifler ödendiği, ya da hiçbir şey ödenmediği gerçeğini unutmamak gerek. Dolayısıyla Batı’da olduğu gibi müzik yazarlığıyla geçinebilen kişiler yok. Profesyonelce çalışmaya karşı, amatör ya da gönüllü muamelesi yapılmaya çalışılıyor müzik yazarına… Bu da, adını duyurmak için ya da hobi olarak konuya yaklaşanlara olanak sağlıyor.

 Önce ortamı uygun hale getirmek gerek. Havuzda yeterli miktarda su bulunacak ki, balıklar yaşayıp gelişebilsin… Gazeteci-yayımcı yetiştiren İletişim Fakülteleri ile benzeri yüksek okullarda, müzik, sahne sanatları ve plastik sanatlar dersleri zorunlu olarak programlara alınmalı.. Müzik eğitimi veren fakülte, konservatuvar ve yüksek okullarda müzik eleştirmenliği konusunda yüksek lisans programları düzenlenmeli. Ama hepsinden önemlisi ilköğretimden itibaren, çocuklarımızda “sanata duyarlılığın geliştirilmesi” için özel programlar düzenlenmesi. Ülkemizde müzik kültürüne sahip, bir enstrüman çalabilen doktorların, avukatların, mühendislerin sayısı arttıkça, düzeyli sanatlara ilginin arttığını, eleştiri kavramının da uygulamada giderek oturmaya başladığını görebiliriz.

 Ama ne yazık ki, eskilerin dediği gibi, “Heyhat!”....

 

* Gazeteci, Müzik Yazarı, Librettist

Evrensel Gazetesi'nin hazırladığı dosya için hazırlanmıştır.