Devlet Sanat Kurumlarında Yapılacak Yasal Düzenlemelere İlişkin Görüş ve Öneriler (2000)

 Uluslararası Sempozyum/Ankara/ Ekim 2000

 Devlet Sanat Kurumlarında Yapılacak Yasal Düzenlemelere

İlişkin Görüş ve Öneriler (2000)

 

Şefik Kahramankaptan (Gazeteci-Yazar)

 

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, sanat kurumlarımızın sayısında artış olmuştur. Ancak artan nüfusla kıyaslandığında "reel" olarak bir gerileme söz konusudur.

 Atatürk'ün uygar, "sanata duyarlı" bir toplum inşa etme hedefine ulaşmak için çalışılırken, 1950'den itibaren eğitim sisteminde geriye gidişler ve giderek dinsel yaklaşımların ön plana çıkarılmasıyla, fiilen bir "karşı devrim" süreci başlatılmıştır. Ne yazık ki bu süreci başlatanlar önemli mesafe almayı da başarmışlardır.

 Uygar ve sanata duyarlı bir toplum hedefinde devlete ait sanat kurumlarının önemli görevleri bulunmaktadır. Ama zaman içerisinde bu görevler unutulmuş, salt siyasal amaçlarla, oy hesaplarıyla yeni bazı kurumlar oluşturulmuştur. Siyasetin zaman zaman "seçmene iş bulma aracı" olarak kullanıldığı Türkiye'de ne yazık ki, Anadolu'nun çeşitli kentlerinde bu amaçla "sanatçı kadrolu" TSM ve THM koroları oluşturulmuştur. Başta Devlet Tiyatroları olmak üzere bazı sanat kurumlarında, esas gereksinim duyulan sanatçılar yerine idari kadrolar şişkinleştirilmiş, sanatçı kadrolarına bu unvanı hak etmeyen bazı kişiler atanarak, kurumlar yozlaştırılma tehlikesiyle karşı karşıya bırakılmışlardır.

 Hep örnek alınan tüm Batı dünyasında ve bizden çok sonra çoksesli müzik serüvenine atılan ama gerek altyapı, gerekse üretimde bizi fersah fersah geçen Japonya'da, koristleri maaşlı yaygın devlet koroları bulunmamaktadır.

Buralarda devlet, dernekler çevresinde oluşmuş koroları özendirmek amacıyla bazı desteklerde bulunmaktadır o kadar... Tıpkı bu yıl Kültür Bakanlığı'nın bazı amatör koroları bu yıl yurtdışı yarışmalara gönderdiği gibi...

 Batı'da, bizdeki gibi bazıları maaş almak dışında pek iş yapmayan oluşumlar söz konusu değildir.

 

BAKANLIKTA DÜZENLEME GEREKSİNİMİ

 Kültür Bakanlığı öncelikle, yılların birikimiyle gelinen bu noktada radikal tedbirler alarak, iş üretenle yatanın aynı kefeye konulduğu bu haksızlığa bir son vermelidir.

Bakanlığın ayrıca kurumların bağlılıklarında temel disiplinleri göz önüne alarak süratle bir düzenleme yapması zorunluluktur.

 Plastik sanatlar ile müzik eğitim ve icra itibariyle birbirinden tümüyle farklı birer disiplin olmalarına karşı, yıllardır orkestralar ve korolar israrla, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'ne bağlı tutulmaktadır. Ressamın eline keman verip "çal" demek, kemancının eline fırça-palet tutuşturup "resim yap" emrini vermek ne denli ters ve mantıksız ise, bakanlıktaki yönetim şemasında orkestra ve koroları plastik sanatlarla görevli Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'ne bağlı tutmak o denli ters ve mantıksızdır.

 CSO yasasında da bu yönde bir zorunluluk da bulunmamaktadır. Şu halde, konu hemen bir bakan oluruyla çözüme kavuşturulabilir, orkestralar kendileriyle ilgili bir üst oluşum yasayla belirleninceye kadar, müsteşar yardımcılarından birine bağlı olarak etkinliklerini sürdürebilirler.

 GÖREV VE SORUMLULUKLAR

 Sanat kurumlarına ilişkin yasal düzenlemeler yapılırken, "görev sorumluluğu" gözden kaçırılmamalı, bu kurumların sanatın yaygınlaştırılmasına ve toplumun eğitilmesine ilişkin çalışmaları yasayla verilmiş bir "görev" olarak tanımlanmalıdır. Yani yapılması "zorunlu" hale getirilmelidir.

Elbette sanatçıların, "vakıflardaki kâtip"ten farklı statüleri olacaktır. Ama "devlet memurluğu" devam edeceğine göre, sanat kurumunun ve sanatçının görev ve sorumlulukları da açıkça belirtilmeli, böylece kurumların "verimliliği" arttırılmalıdır.

 Bu görev ve sorumluluk çerçevesi içinde, ulusal edebiyatımızın, müziğimizin en iyi biçimde değerlendirilmesi, tanıtılması yönünde etkinlikler de zikredilmelidir. Koskoca bir yıl boyunca göstermelik birkaç parça dışında Türk bestecilerinin eserlerinden adeta "kaçan" orkestraların yerini, bu eserleri seslendirmek için yarışan topluluklar almalıdır.

Türk eserlerinin nota yazımı ve telif sorununa da bakanlıkça bir çözüm getirilmeli, böylece orkestraların "telif ödeyemediğimiz için çalamıyoruz" mazeretinin veya "orkestra yazısı kötü, okunmuyor" gerekçesinin ardına sığınmalarının önüne de geçilmelidir.

 EŞGÜDÜM ZORUNLULUĞU

 Orkestralar arasında program, şef ve solistler açısından eşgüdümü sağlamak ve planlamada ortaklık yapabilmek için, orkestra müdürlerinin ve genel müzik direktörlerinin de katılacağı, bir üst kurul yararlı olabilir. Ayrıca, orkestra ve koroların özerk yönetimlerinin bağlı bulunacağı bir Müzik İşleri Genel Müdürlüğü düşünülebilir.

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü'nde ise halen genel müdür, aynı zamanda Ankara müdürüdür. Yasal düzenlemeyle Ankara Müdürlüğü'nün kurulması, hem genel müdürlüğün tüm kent operaları arasında koordinasyon, denetim görevini daha iyi yapmasını sağlayacak, hem de Ankara Müdürlüğü'nün sanatsal verimi artacaktır. Bu düzenleme mutlaka kısa sürede yapılmalıdır.

 Özetle; Orkestraların yıllık konser, turne, gösteri miktarlarına doyurucu bir "taban" getirilmelidir .

 ( Bir sezonda en az 4o hafta konser, 10 yurtiçi turne, 20 eğitim çalışması gibi)

 Sanat kurumlarının repertuvar belirlemelerinde Türk yazar ve bestecilerinin eserlerine belirli oranda yer vermeleri zorunluluğu getirilmelidir.

 ÖZERK YAPILANMA

 Sanat kurumlarının genel statüsü "özerk yapılanma" olarak düşünülmeli, ancak iyi çizilmiş bir çerçeve ile, şef, solist, rejisör konumundaki sanatçıların sadece kadrolarının bulunduğu kurum değil, tüm kurumlar tarafından değerlendirilmeleri gereği yasa ile esaslara bağlanmalıdır.

 Böylece yılda bir konserle yetinen solistler, yıllarca oyun koymayan rejisörler, yılda birkaç konser yapıp yıllarca tek bir rol almadan "solist" kadrosu işgal eden şancılar-dansçılar dönemi kapanmalıdır.

 Sanat kurumlarının yönetsel ve sanatsal işleri, her kurumun özelliklerine göre ayrı düşünülmelidir. Orkestra için doğru olan tiyatro veya opera için doğru olmayabilir.

 Orkestralarda yönetsel işlerden sorumlu yönetim kurulları için seçim yöntemi uygulanırken, günümüz koşullarında "profesyonel işletmecilik" yaklaşımının geçerlilik kazanması için uygun bir yol aranmalıdır.

 Sanat kurumlarında çalışanların 657'e göre bir "temel maaş"ı olmalı, ancak bunun artıları yeteneklerine, gösterdikleri performansa, topluluğa katkılarına göre ayarlanmalıdır. 657'ye göre bir sözleşmeli statü geliştirilebilir. Böylece "yatan" ve "ciddiye almayan" ile "çalışan" ve "işini kaliteli yapan" şimdi olduğu gibi aynı kefeye konulmuş olmaz.

 Halen sanat kurumları, özellikle de tiyatro ile eskimiş opera-bale müdürlükleri "Nuhun gemisi" gibidir. Çok sayıda hiçbir görev yapmadan sanatçı kadrosundan maaş alarak 65 yaşının dolmasını bekleyen insan vardır.

 GÖNÜLLÜ VE RE'SEN EMEKLİLİK

 Yeni bir düzene geçmeden önce, bu yararsız fazlalıkların kendileri de fazla zarar görmeden emekli olmalarını sağlayacak bir sistem uygulanmalıdır. Bu bir kereye mahsus uygulanacak "gönüllü ve re'sen" emeklilik sistemi olabilir. İsteyen kendi ayrılır, kurumların ayrılmasında yarar gördükleri de re'sen yasadan yararlandırılır. Böylece kadrolar açılmış olur.

 Sonrası için de, çalışırken alınanla emeklilikteki maaş arasındaki fark azaltılarak, yorulanların emekliye ayrılmasını özendirecek bir sistem oluşturulmalıdır.

 Ayrıca sahne üstünde görev alamayanların mutlaka kurumlarda sanatsal bilgi isteyen yan işlerde ve okullarda eğitim sürecinde değerlendirilmeleri hususu da yasayla düzenlenmelidir.

 Yetenekli ve çalışkan olan, kendini geliştiren "ün", "para" ve "deplasman olanakları"nı bir arada kazanacaktır. Bu yöntem aynı zamanda sanatsal yarışı da kamçılar. Çalışan, kendini geliştiren hem statü, hem de parasal yönden kazançlı çıkacak, bu da genel verimi, dolayisiyle kurumun kendi bütçesine katkısını da olumlu yönde etkileyecektir.

 Buradaki "deplasman" özellikle solist ve opera şarkıcıları için geçerlidir. Uluslararası alanda rahatlıkla her operada söyleyebilecek şancılarımız, her orkestrayla çalabilecek solistlerimiz mevcutken, bunların Türkiye'yle sınırlı kalmamaları için sanat kurumlarının uluslararası ajanslarla ve emprezaryolarla işbirliği yapabilmelerine olanak sağlanmalıdır.

 ANA HEDEFLER

 Sanat kurumlarının etkinlik programları kapsamında başlıca hedefler şunlar olmalıdır:

 1-Mümkün olduğunca çok kişi yararlandırılmalı ve etkilenmeye çalışılmalıdır.

 2-Yetişkin izleyici-dinleyicinin hazırlanabilmesi için eğitim kurumlarıyla işbirliği ve düzenli eğitim konserleri, temsilleri... Bu konser ve temsiller, o sırada "pas" geçen sanatçılarla oluşturulacak küçük gruplar halinde bizzat okullara gidilerek de düzenlenmeli, eğitim amacı tiyatro-konser salonlarıyla sınırlı tutulmamalıdır.

3- Kurumlar , "kent kurumu" biçiminde değil "bölge kurumu" biçiminde algılanmalı, etkinlik programları da yıl boyu çevreyi de kapsayacak kısa turneler göz önüne alınarak düzenlenmelidir. Pek çok sanat kurumumuzun kadroları, kendi salonunda konser veya temsil yaparken, dinlenenlerin başka mekanlarda dinleti veya temsil sunmasına fazlasıyla yetecek kadar kalabalıktır.

 4-Programlar yeni eser verecek Türk yazar ve bestecilerini caydırıcı değil, özendirici nitelik taşımalıdır.

 Orkestraların her yıl genel sistem içerisinde Kültür Bakanlığı çatısı altında aldıkları bütçenin yanı sıra bir döner sermayeye sahip olmaları yararlı olacaktır. Böylece şimdi dernek ve vakıflar aracılığıyla yürütülmeye çalışılan destekler, kurumlar tarafından kazanılıp kotarılabilecektir.

 Özellikle dış turneler, CD yapımları, sponsorluklardan gelecek destekler bu döner sermaye yapısı içinde değerlendirilebilir. Sanat kurumları, kişisel olarak alınacak "kaşe"lerin ötesinde kurumsal olarak para kazanmanın ve bunu kendini geliştirmede değerlendirmenin hazzını yakalayabilirler.

 Opera-bale ile orkestralarımız dış ilişkilerde, Türkiye'nin tanıtımında ve evrensel sanatların icrasında ulaşılan noktayı sergileme bakımından daha şanslı kurumlarımızdır. Bunların belirli eserlerle, ya da içlerinden süzülecek daha küçük topluluklarla daha sık dış turne yapmaları, uluslararası festivallere gönderilmeleri, festivallere davet alan solistlerin desteklenmesi, bu alanda Türk varlığının uluslararası alanda daha çok hissedilmesini ve algılanmasını sağlayacaktır.

 BİRLEŞİK YAPILAR

 Bir başka nokta da yeni yapılanma içindeki kentlerde "birleşik yapı"ların gündeme getirilmesi gereğidir. Diyelim ki Trabzon'a ayrı bir orkestra ve ayrı bir opera-bale kurmak yerine, bu ikisini tek çatı altında kurarak verimlilik sağlanabilir. Aynı kentte konservatuvarın da kurulması söz konusu olmalıdır. Böylece öğretmen kaynağı kendiliğinden sağlanmış olacaktır.

Pek çok Avrupa ülkesinde bir kentte bir tek orkestra bulunmaktadır. Bu orkestra haftada bir -iki opera için çalmakta, haftalık senfonik konserini yapmakta, ayrıca içinden çıkan oda orkestrası da haftada bir konser vermektedir. Böylesine verimli yapılar söz konusuyken, ülkemizde de özellikle yeni yapılanmalarda birliktelik sağlanması yararlı olacaktır.

Örneğin halen Çukurova Senfoni de, Mersin Opera Orkestrası da ayrı ayrı takviye kadroya muhtaç durumdadır. Oysa bunlar tek çatı altında örgütlenmiş olsalardı, bu kadro açıkları çoktan kapanmış ve daha verimli bir çalışma sağlanmış olabilecekti.

 KONSERVATUARLARA DİKKAT

 Genel yapılanma üzerinde düşünülürken, eğitim ve sanat kurumları arasındaki ilişki üzerinde de dikkatle durulmalıdır. Konservatuarlarla sanat kurumları, birbirlerini besleyen kurumlardır.

 Ancak gerek konservatuvarların müfredat konusundaki alışkanlık ve açmazları, gerek sanat kurumlarında sahnede yeterince başarılı olamayanların öğretmenlik yapmaya yönelmeleri tuhaf bir kısır döngü oluşturmaktadır.

 Konservatuvarların "iyi çalgıcı"nın ötesinde muhakeme yeteneği gelişmiş, bir yabancı dili iyi konuşan, genel kültür edinmiş, dünya ve Türkiye koşullarının ayırdında gençler mezun etmesi sağlanmalıdır.

 Ayrıca ülkede yeni açılacak devlet kurumlarıyla "piyasa"nın ihtiyacı göz önünde tutularak alacakları öğrenci sayısını ve dallara dağılımlarını ayarlamaları yararlı olacaktır. Mevcut yapıda yeni kurumlar kaliteli genç eleman bulmakta zorlanırken, dışarda da bir yığın işsiz konservatuar mezunu dolaşmaktadır.

 Konservatuvarların 12 Eylül 1980 sonrası üniversitelere bağlanmış olmaları sebebiyle bu konularda önlem geliştirmenin ancak YÖK'le de işbirliği içinde mümkün olabileceği gözden kaçırılmamalıdır.