Basının Müziğe Yaklaşımı ve Müzik Yazarlığı Örnekler, Saptamalar ve Somut Öneriler (2002)

 



Basının Müziğe Yaklaşımı ve Müzik Yazarlığı

Örnekler, Saptamalar ve Somut Öneriler (2002)

Şefik Kahramankaptan
(Gazeteci-Yazar, SBF-BYYO 1971)

Basının klasik müziğe ilgisi, dönemsel olarak farklı nedenlerle değişik ölçüler içinde gerçekleşti. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Muzıka-yı Hümayun’un Atatürk tarafından Ankara’ya getirilişi, düzenlenen konserler, Musiki Muallim Mektebi’nin kuruluşu, müzik alanındaki tüm atılımlar, gazeteler tarafından görünür biçimde haber yapılıyordu. Bu devletin yaklaşımının basına yansımasıydı.

Cumhuriyet, Mustafa Kemal Atatürk’ün bir “uygar toplum yaratma”? projesiydi. Nitekim Cumhuriyet’in ilk yıllarında özellikle kültür-sanat alanında büyük atılımlar yapıldı, toplumun eğitilmesi, sanatın öğretilmesi ve icra edilmesi için kurumlar oluşturuldu. Atatürk, bir toplumun uygarlaşmasında en önemli araçlardan birinin “müzik”? olduğuna, ulusal renklerin evrensele ancak çoksesli çağdaş evrensel müzik aracılığıyla taşınabileceğine inanıyordu. Bu alanda Atatürk ve İsmet İnönü büyük çabalar gösterdiler. Bu dönemde basın da devlet çizgisini izlemeyi yeğliyordu.

Ne yazık ki, 1950’den itibaren bu çabalar büyük darbe aldı. Köy Enstitüleri ve Halkevleri kapatıldı, mevcut orkestra ve operaevleri muhafaza edildi ama dengeci politikalar ve oy hesaplarıyla birkaç yıl öncesine kadar yenilerinin kurulması, yaygınlaştırılması yönünde gerekenler yapılmadı. Eğitime ve öğretmen yetiştirmeye gereken önem verilmedi. Toplumda sanata olan duyarlılığı arttıracak projeler geliştirilmedi. Dolayisiyle toplumda düzeyli sanata olan talep, nüfus artışını dikkate alınarak bakıldığında, “reel” olarak artmadı.

1950 sonrası, tutucu ve dinci çevrelerden, zaten sınırlı olan çoksesli müzik etkinliklerine gelen saldırılar da işin cabasıdır. Örnekler yüzlerce, binlercedir. TBMM’deki bütçe görüşmelerinde, aynı çevrelerin özellikle opera-bale ekseninde her yıl sergiledikleri tutum, 21’nci yüzyılda da sürdürdükleri zihniyet herkesin malûmudur.

Ben burada 37 yıl öncesinden ilginç bir örnek sunmak istiyorum: Opus Dergisi’nde, Tercüman gazetesinin suçlamaları aktarılmaktadır:

1. Ankara radyosu kilise müziğini etüd etmek üzere bir Madrigal Korosu kurmuştur.

2. Mübarek Ramazan gecelerinde Ankara radyosu Madrigal Korosu kuvvetli org seslerinin karıştığı kilise ilahileri söylemiştir. Ankara radyosu Mevlana’yı unutmuştur, Mevlana için program yayınlamamıştır.

3. Radyo, Türk olan her şeye karşıdır. Mesela şu son 15 günlük programlarında tüm klasik Batı Müziği saatlerini, haftanın bestecisi adı ile Haydn ve Bach’a tapulayan Türkiye Radyoları, Adnan Saygun, Nevit Kodallı, Cemal Reşit Rey, Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin gibi Türk bestecilerinin, İdil Biret, Suna Kan, Ayla Erduran gibi Türk sanatçılarının adını bile anmamıştır.

Ankara Radyosu Müzik yayınları şefi Faruk Güvenç’in cevabı:

1. Madrigal’in kilise ile, dinsel müzikle hiçbir ilintisi yoktur, Madrigal Korosu tabiat ve aşk şarkıları söyler.

2. Bu koronun konserinde org sesi duyulmuş olamaz, radyolarımızda org bulunmamaktadır. Ayrıca Madrigal çalgı eşliği olmaksızın söylenen bir şarkı türüdür. ( Bu arada radyo Mevlana için de yayın yapmıştır.)

3. Türk bestecilerini iki elin on parmağıyla sayabilirsiniz; bu bestecilerimizin talihsizliği, eserlerinin icracılar tarafından az çalınmasıdır. Mesela Necil Kazım Akses’in ‘Ankara Kalesi’ ilk defa 1942’de çalınmıştı, bir de 1964’ün ekiminde çalındı…Radyo arşivlerinde kullanılabilir gibi olan Türk eserlerinin sayısı ise yirmiyi bile bulmaz. Evirir çevirir onları çalarız…

Madrigal Korosu Türk bestecilerinin çokseslendirdiği türküleri neden icra etmez bilir misiniz? Notaları olmadığı için!”

Basının müziğe olan ilgisi de, gerek 1950 sonrası devletin duyarsız yaklaşımı, gerekse satış endişesini eğitim fonksiyonundan ön planda tutma refleksi sonucu “popüler” bağlamda gelişti. Basın, halkı düzeylendirici davranmak yerine “Okuyucu böyle istiyor, bunu beğeniyor” gerekçesinin ardına sığınarak, eğlence sektöründen yana, yozluğa prim veren bir yaklaşım sergiledi. Sonucu hep birlikte izliyoruz.

Cumhuriyetin ilk döneminde klasik müziğe verilen önemin radyo programlarına nasıl yansıdığına güzel bir örnek:

Türkiye Radyodüfizyon Postaları” haftalık radyo programı verilirken, “opera ve operetler, büyük konserler, oda musikileri, solistlerin konserleri , koro konserleri” başlıklarıyla çeşitli Avrupa radyolarındaki yayın saatlerinin de duyurulduğunu görüyoruz.

Günümüz gazetelerinde ise radyo programlarını duyurma yönünde yeterli bir yaklaşım bulunmuyor. TV programları ise, magazinel yayınlar ön plana çıkarılarak ve baldır-bacak resimleriyle süslenerek sunuluyor.

1940’lı ve 50’li yıllardaki Cumhuriyet gazetesi koleksiyonu incelendiğinde, İstanbul’a gelen tüm yabancı solist ve şeflerin tek başına bağımsız haber olarak duyurulduğunu, kendi sanatçılarımızın da konserlerinin yanısıra kente gidiş-gelişlerinin bile haber yapıldığını görmek mümkün.

Geçmişten bugüne baktığımızda, hâlâ yaşayan ancak tiraj olarak etkinliği azalan, sınırlı sayıdaki meraklının izlediği Cumhuriyet gazetesinin, çoksesli evrensel müziğe olumlu ilgisini sürdürdüğünü görüyoruz.

Buna karşılık “halk gazetesi” olma iddiasıyla 1948’de yayın yaşamına başlayan “Hürriyet”in, başlangıçtaki olumsuz yaklaşımının giderek törpülendiğini gözlüyoruz.

Bakın, çıktığı yıl Hürriyet’in bir başyazısında ne deniliyor: “Operaya sarfettiğimiz milyonlar sokağa atılmış paralardır. Bize lazım olan milletin seviyesini yükseltecek güzel, makul ve akıllıca tertip edilmiş halk tiyatroları ve halk piyesleridir…”

Bu başyazının yayımlandığı yıl boyunca Hürriyet’te yer almış müzik-sanat haberinin 20’ye bile ulaşmadığını görüyoruz. 1983’de ise, haftada en az birkaç kez, “kısa-kısa” esprisinde sanat haberlerine yer verildiğini, 1948’de istenmeyen “opera” temsillerinin artık önceden duyurulduğunu, sonrasında ise haber yapıldığını görüyoruz. 1970’li yıllarda Hürriyet’in konser eleştirileri bile yayımladığını hep birlikte anımsıyoruz.

2000 yılında ise kısa sanat haberlerine ek olarak, Doğan Hızlan’ın çeşitli sanat olayları üzerine görüş ve gözlemlerini getirdiği köşesinde zaman zaman klasik müziğe değindiğini, Fazıl Say gibi uluslararası alanda ilerleyen sanatçılarımızla söyleşiler yayımlandığını gözlüyoruz.

Bir başka “halk gazetesi” Milliyet ise, Türkiye’de ilk kez bir “Sanat Dergisi” yayımlamanın onurunu taşıyor. 1972’de gazeteyle birlikte haftalık olarak verilen, daha sonra 15 günde bir yayımlanan bağımsız bir dergiye dönüştürülen Milliyet Sanat’ta yıllar yılı İstanbul, Ankara ve İzmir’den klasik müzik etkinlikleriyle ilgili yazılar yayımlandı. 2001 sonunda ise derginin boyut ve periyod değiştirerek aylık yayımlanmaya başladığını ve daha magazinel bir çizgi izlediğini görüyoruz.

Demek ki, kimi yayında bir gelişme, kiminde günün modasına uyma arayışları sözkonusu. Ama günümüzde genel olarak gazetelerin çoksesli evrensel müziğin yaygınlaştırılması konusundaki çabalara verdiği önemin, yaptığı katkının bir “hiç” ölçüsünde olduğu söylemek, fazla iddialı bir yargı olmayacaktır.

İşte taze bir örnek: Cumhuriyet’te Zeynep Oral’ın yazısından Yapı ve Kredi Kültür Sanat Yayıncılık’ın artık Leyla Gencer Şan Yarışması’nı düzenlemeyeceğini öğrendik. Bu habere öteki gazetelerden ve yazarlardan hiç tepki gözümüze çarpmadı. Olumlu tepkiyi Kültür Bakanlığı vererek Leyla Gencer Şan Yarışması’nı sürdüreceğini açıkladı.4

Resmi açıklama faks ve elektronik posta aracılığıyla tüm gazete ve haber ajanslarına ulaştırıldı. Ancak haber sıcağı sıcağına sadece bir gazetede yer aldı. 5 Cumhuriyet ise aradan beş gün geçtikten sonra, habere kısaca yer verdi. Zeynep Oral da, bu gelişmeye köşesinde 20 gün kadar sonra yer verdi.

Bir sıcak örnek daha:

Kültür Bakanı İstemihan Talay, müsteşar yardımcısı Hüseyin Akbulut’la birlikte bir basın toplantısı düzenleyerek, müzik alanındaki yeni projelerle ilgili bilgi verdi. 2003’ü hedefleyen, beste yarışması düzenlendiği açıklandı. 6

Haber ertesi gün sadece bir ekonomi gazetesinde yer aldı! 7

Haberi iki gün sonra kullanan ise, pek bu taraklarda bezi olmayan İslamcı sağ çizgideki bir gazeteydi.8

Ben de konuya, önemini de yorumlayarak iki ayrı gazetedeki haftalık köşelerimde yer verdim.9 Cumhuriyet, aradan beş gün geçtikten sonra “Özetle” bölümünde birkaç cümle olarak duyurdu.10 Selmi Andak, iki hafta sonra köşesinde konuyu işledi. Büyük basında ise konuya ilişkin tek satır yer almadı.

Bunlar , günümüzde büyük İstanbul basının kendine çizdiği sözde entelektüel sınırlar içinde, yozlukta ve popülizmde erdem ararken, toplumda sanata duyarlılığın arttırılması yönünde ilkeli bir yaklaşım içinde olmadığını gösteren yüzlerce örnekten sadece ikisi…

Övünçle çizdikleri bu entelektüel sınırlar içine, bir zamanlar Vatan’dan Yeni Sabah’a, Ulus’tan Yeni Ortam’a, ilgilisinin merakla okuduğu konser izlenimleri, sanatçı röportajları girmiyor. Ama “cazip” fotoğraf varsa, söylenenler “sansasyonal” ise entelektüel kapılar hemen açılıveriyor!

BASININ MÜZİK HABERLERİNDEKİ SOMUT HATALAR

Tüm bu yakınmalara karşın, verilen sınırlı sayıdaki haberin niteliği ve kalitesi , ne yazık ki ortalamayı aşamıyor.

Yazılı basında ve televizyonlarda çoksesli evrensel müzikle ilgili haberler verilirken, “eğitimsizlik” ve “bilgisizlik”ten kaynaklanan hatalar sıkça yapılıyor.

En sık rastlanan ve tekrarlanan hata, “program okuma” hatası. Bir senfoni orkestrasının klasik düzende hazırlanmış afişi veya haftalık programı habere dönüştürülürken, yazım sırası uyarınca solistin, programdaki tüm eserleri seslendirdiği varsayılarak haber yazılıyor. Böylece, bir kemancı veya piyanistin, kendi payına düşen konçertonun yanısıra, koskoca bir senfoniyi de seslendirdiği(!) duyurulmuş oluyor. İşin ilginç yanı, bu hatayı bir haber ajansı yaptığı zaman, haberi kullanan tüm gazetelerde de düzeltilmeden haberin yayımlanıyor olması!

Burada geçtiğimiz aylardan sıcağına sıcağına birkaç örnek vermek istiyorum.

Önce “başkemancı” kavramının hem müzik, hem hiyerarşi açısından yanlış yorumlanmasına bir örnek. Anadolu Ajansı, “Devlet Opera ve Balesi’nde ‘Başkemancı’ koltuğunda artık kurum tarihinde bu unvanı en genç yaşta kazanan kadın sanatçı olan Aslı Özsoy Körner oturuyor” başlıklı bir haberi bültenine koydu. 11

Haberde şöyle bir cümle var:

Kurum tarihinde bu unvana en genç yaşta sahip olan kadın sanatçı olan Körner, 2 Şubat’ta perdelerini açacak olan ‘Yarasa’ operetinde başkemanın yayını eline alacak.”

Haydi, aynı cümle içinde tüm üç kez “olan” fiiline yer verilerek Türkçenin katledilmesini bir kenara bırakalım, ama yayı ele alınacak “başkeman”a ne demeli? Hepinizin bildiği gibi keman, kemandır, çalgı türleri arasında “başkeman” diye bir tür bulunmamaktadır!

Bir başka cümle: “..Türkiye’ye geldi. Sanatçı, Devlet Opera ve Balesi’nin sınavını kazanarak bu yaştaki bir sanatçıya kolay kolay nasip olmayacak şekilde “başkemancı” kadrosuyla göreve başladı. Bu unvanı Tayfun Bozok ve Ayşe Karaoğlan ile birlikte taşıyan ‘çiçeği burnunda’ başkemancı, ilk senfonik konserinin ardından ciddi bir sınavın arifesinde…”

Yanlış! Benim bildiğim, değerli müzisyen Aslı Özsoy Körner önce orkestrada 1. Keman grubu üyesi olarak göreve başladı, kadrosu da 1309 sayılı yasa gereği tüm devlet opera çalgıcılarında olduğu gibi “orkestra sanatçısı”dır. Daha sonra, Ayşe Karaoğlan’la birlikte “konzertmeister yardımcısı” olarak görevlendirildi. Zaten, Anadolu Ajansı’nın bir hafta önce aynı imzalarla servise koyduğu haberde de, Körner sadece “kemancı” olarak tanıtılıyor. Opera orkestrasında bir tane başkemancı var, o da şu anda Tayfun Bozok. Konzertmeister yardımcılarının, değişik eserlere servis veren, ayrıca senfonik konserler düzenleyen orkestra etkinliklerinde, rotasyon sonucu zaman zaman başkemancı olarak birinci rahlede oturmaları ise işin tabiatı gereği… Ama haberi yazan konusunda bilgisiz olunca, yeterli araştırmayı da yapmayınca, ortaya “başkeman” örneğinde olduğu gibi “komik”, ya da “kadro” konusunda olduğu gibi “yakışıksız” örnekler çıkabiliyor.

Ve bakıyoruz, AA’nın bu haberini bazı gazeteler, aynı hatalarla bezeli olarak kullanmış. Örneğin “Devletin en genç başkemancısı” başlığıyla, Körner’in “başkemanın yayını eline alacağı” duyuruluyor.12

Kupürünü kesmeyi ihmal ettiğim için tarihini vurgulayamadığım, Sabah gazetesinin “çelloviyolonsel çalan müzisyen” haberinde olduğu gibi…

Bu konularda en duyarlı olması gereken Cumhuriyet’ten bir örnek. Televizyon haberleriyle ilgili sayfada yer alan “Say eşlik ediyor” başlıklı haberi okuyalım:

Klasik müzik programı “Konser salonlarından”da, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın İsmet İnönü’yü anma konseri ekrana geliyor. Şef Naci Özgüç’ün yönetimindeki orkestraya piyanoda Fazıl Say eşlik ediyor. Yapımda, Şostakoviç ve Gershwin’in eserleri seslendiriliyor.” 13

Demek ki, haberi düzenleyen Cumhuriyet’in “TV Servisi”, solistin mi orkestraya, yoksa orkestranın mı soliste eşlik edeceği konusunda doğru bilgi ve görüşe sahip değil. Dolayisiyle hata gazetenin sayfasına yansıyor.

Üstelik artık kimse hataları düzeltmiyor, okuyucudan özür dilemiyor, hata yapanlardan hesap sorulmuyor ve “dil” konusunda duyarlı birkaç yazar dışında, birbirinin hatasını açıklayıp insanları daha dikkatli davranmaya zorlayan da yok. Oysa geçmişte bu anlamda yazarlar birbirlerine karşı hayli acımasızdı.

Bakın 63 yıl öncesinden bir örnek verelim:

Sadi Karsel, “Musiki Bahisleri” köşesinde, “Beş Türk Bestekârı” başlıklı yazısında şöyle diyor: “Paris’te Scola Cantorum’da tahsil etmiş olan Adnan Saygun kendi eseri olan Taş Bebek operasından Sihir Raksını çaldırdı. Mevzua uygun musiki ile Adnan Saygun bize iyi bir dramatik bestekâr olduğunu isbat etti. Musikisinin fazla atonal olmasına rağmen pek haklı olarak o da sürekli bir surette alkışlandı.” 14

Hemen bir hafta sonra, bu kez Mes’ud Cemil’in “Musiki Köşesi”ne bir “Not” iliştirerek hatayı affetmediğini görüyoruz:

Sempatik bir musiki amatörü Ulus’ ta Adnan Saygun’un Sihir Raksı için “atonal” demiş. Söylediği şeyin mânâsını daha iyi anlayacak kadar musiki meşguliyetine devam ederse günün birinde aynı eserin karşısında bu bayın “atonal” yerine “Aaa!! Tonal!” suretinde fikrini değiştirmesi icab edecektir.” 15

EĞİTİM EKSİKLİĞİ VE YETERSİZLİĞİ

Tüm bu hataların kaynağında ne var?

Duraksamadan “eğitim yetersizliği ve eksikliği” yanıtını verebiliriz. Hangi yüksekokulu ya da üniversiteyi bitirirse bitirsin, her öğrenci temel kültürü ilköğretim ve lise döneminde kazanır. Bu dönemde müzik ve resim derslerine eski önemin verilmediğini, hâttâ üniversiteye hazırlanma uğruna pratikte bu derslerin kağıt üzerinde yapılıp, öğrencilere onun yerine fen dersleri takviyesine göz yumulduğunu duyuyoruz.

Genel kültür anlamındaki eksikliklere karşın “sınav müfredatı”nı tamamlayıp üniversite kazanan çocuklarımızdan bir kısmı “gazeteci- yayımcı adayı” olarak tercihleri doğrultusunda İletişim Fakülteleri’ne yerleştiriliyorlar. Günümüzde Türkiye’de ve KKTC’de 9’u vakıf üniversitelerine ait olmak üzere 21 iletişim fakültesi var. Bunlar gazeteci, radyo-tv habercisi ve yapımcısı yetiştirmek üzere kurulmuş eğitim kurumları. Yıllık toplam kontenjan sayıları 4106. Bunların büyük bölümünde müzik dersi bulunmuyor. 16

Benim mezun olduğum AÜ SBF-BYYO’nda resim ve müzik zorunlu dersti. Geçmek için 10 üzerinden 7 almak zorundaydık. Resim hocam Prof. Turan Erol, müzik hocam ise Prof. İlhan Usmanbaş’tı. Günümüzde İletişim Fakültesi’ne dönüştürülmüş olan bu eğitim kurumunda maalesef müzik ve resim dersleri zorunlu olmaktan çıkarılmış durumda. Müzik sıfır kredilik tercihli ders haline dönüştürülmüş, kredisi bulunmadığı için kimse almıyormuş. Yani fiilen kaldırılmış durumda!

Kağıt üzerindeki tek olumlu örnek olan Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi, iki veya üç kredilik seçmeli dersleri arasında, başta müzik olmak üzere bir gazeteci-yayımcı için gerekli pek çok konuya yer veriyor. Keşke bunları ortak zorunlu ders olarakİletişim Fakültesi’nin tüm bölümlerine uygulasa. Gerekli çıkarsamanın yapılabilmesi amacıyla Kültür Tarihi ve Müzik derslerinin içeriğini burada kayda geçirmek istiyorum:

Kültür Tarihi :Kavram: Kültür kavramı ve çeşitli kullanım biçimleri, Günlük dilde kültür
sözcüğü, Kültürlü ve kültürsüz insan söylemleri; Kültür Tarihi: Kültür tarihi araştırmalarının başlangıcı, Kültür tarihinin amacı, Çeşitli kültürlere ilişkin değerlendirme ölçütleri; Kültür ve Uygarlık: Uygarlık kavramı, Kültürleri değerlendirmede bir ölçüt olarak uygarlık; Doğu ve Batı Kültürleri: Her iki kültür çevresinin tarihsel gelişmesinde özellikler; Düşünce Tarihi ve Kültür: Kültür ile düşünce arasındaki ilişki, Türk kültürünün bu bağlamdaki özellikleri, Yakınçağda Batı ve Türkiye, Cumhuriyet tarihinin Türk kültürüne bakışı.

Müzik:Sanatın Önemi ve İşlevi; Güzel Sanatlar İçerisinde Müziğin Yeri, Tanımı, İşlevi, Kökeni, Gelişimi ve Etimolojisi; Müziğin Temel Anlatım Öğeleri: Ritm, Melodi armoni, Ton renkleri; Müzikte Yapı Özellikleri; Çalgıların Tanım ve İşlevi; Müzikte İletişim Süreci; Kitle İletişim Araçlarında Müziğin Kullanımı; Müziği Dinleme, Algılama ve Giderek Tanımada İzlenecek Yollar; Görüntüsel Anlatımlarda Müzik Kullanımı; Müzik Türlerinin Tanıtımı; Müzikteki Kimi Nitelikler ve Bu Niteliklerin Bir Müzik Yapıtı İçerisindeki Analiz ve Yorumu; Müzik Sanat Akımlarının Tanıtımı; Müziğin Kimi Yazınsal Metinlerle Eşleştirilmesi. 17

Eğitimin ilköğretimden itibaren başlatılmasının önemini “mizahi” bir yaklaşımla vurgulayan gazeteci - yazar Engin Ardıç, “Kulağımız duvar, sesimiz bettir abiler” başlıklı yazısında bakın ne diyor:

Gençliğin müzik eğitimi de haminneminkinden mek parmak ileri değil. Çünkü onlara Bach yerine Serdar Ortaç, Mozart yerine Robert Hatemo, Beethoven yerine İsmail Türüt veriliyor. Schubert yerine de Sibel Can. Müzik eğitimi, görgüsü, terbiyesi olmayınca da ne kulak oluyor, ne de ses. İşte onun için halkımız eşek osuruğunu müzik diye dinleyebiliyor, davar böğürtüsünü de şarkı niyetine.”

Ardıç, Galatasaray Lisesi mezunu, entelektüel olmakla birlikte “popüler” tüm gelişmeleri de izleyen bir yazar olarak, Türkiye’deki konserlerin ve opera-operet temsillerinin kalitesine de değindikten sonra şöyle devam ediyor:

Ama gençlik gitmeli. Gitmeli ve dinlemeli, seyretmeli. CD dinlemek yetmez, Fazıl’ın dediği gibi… Yaylıların cila kokusunu içine çekmek, öksürükler ve mırıltılar, sağdan soldan her çalgıdan yükselen ‘la’ sesi, şefin gelişi ve alkışlar, mırıltıların yavaş yavaş sönmesi, tık tık tık… Arşelerin hep birlikte hareketleri, nefeslilerden yansıyan ışıltılar… O büyülü dünyayı yaşamak gerek. Bunun için de okul sıralarında doğru dürüst bir müzik eğitimi şart. Biz müzik eğitimi falan görmedik, kelle gezdirdik. Müzik adına ne öğrendiysem (‘intermediate’ düzeyde piyano çalabiliyorum, örneğin Mendelssohn’un sözsüz şarkılarını), okula rağmen ve okuldan sonra öğrendim.” 18

MÜZİK YAZARLIĞI-ELEŞTİRMENLİĞİ

Medyadaki durumu kısaca özetledikten sonra, yıllardır dar bir çevrede tartışma konusu olan “müzik eleştirmenliği”, benim deyimimle “müzik yazarlığı” konusuna değinelim.

Türkiye’de “müzik hakkında” yazanları şöyle sıralamak mümkün:

1- Müziğe meraklı, konuyu sürekli izleyen gazeteciler ya da başka meslek sahipleri.

2- Müzik eğitimi görmüş ve değişik biçimlerde, yönetici, organizatör, yapımcı, yayıncı, danışman gibi sıfatlarla müzik dünyasının içinde olanlar.

3- Gördükleri müzik eğitiminden sonra, solist veya orkestracı olarak müziği bizzat yaşayanlar.

4- Müzikologlar, konservatuvar öğretmenleri, müzik öğretmenleri.

Bu grupların içinde yer alanların büyük bölümünün birbirlerini, müzisyenlerin de neredeyse tamamını beğenmedikleri, belki de “sanatçının tabiatı” gereği yıllardır değişmeyen bir gerçek. Bu konudaki tartışma ve beğenmezliğin ne denli eski olduğunu, sorunun çözümü yolunda da fazla mesafe alınamadığını kanıtlamak için birkaç örnek vermekte yarar var.

Bakın, Akademi’nin hocalarından Nurullah Berk, D Grubu’nun sergisi üzerine çeşitli yazıları okuduktan sonra, günümüzden 62 yıl önce kaleme aldığı “Tenkide dair” başlıklı makalede neler söylüyor:

Ve bir kere daha kanaat getirdim ki bizde “tenkid” denilen şey henüz teşekkül etmediği gibi “münekkid” de hayalimizde şekillendiremediğimiz ender değil, namevcud bir hayvandır. Tekzib edilmekten korkmayarak bu iddiayı san’at ve fikir hayatımızın bütün sahalarına teşmil edebiliriz. Ne edebiyatta, ne müzikte, ne tiyatroda ve –bilhassa- ne de plastik san’atlarda tam, bilgili ve şuurlu bir kelime ile “fenni” bir tenkid teessüs edememiştir. Demek ki bu sahalarda kıymet ölçülerimiz yoktur. Anarşi hüküm sürmekte, keyfi mütalealardan başka hiçbir miyara tesadüf olunmamaktadır.” 19

Berk’den 25 yıl sonra, günümüzden 38 yıl önce cereyan eden, Kemancı Fethi Kopuz ile Viyolacı-eleştirmen Faruk Güvenç arasındaki şu karşılıklı atışmaya göz atmakta yarar var:

Fethi Kopuz: Faruk Güvenç’e neden kızmam?

“………….Müzik yazarlarını 3’e ayırırım ben.

1. Kategoridekiler, edebi yazılar yazıp, güzel sanatlarla ilgisi olan kişilerdir ki bunlar iyi bir üslupla yazabilen, birkaç plağı bulunup, konserleri takip eden, müzik amatörleridir. Saha boş tabii memlekette. Heveslenir yazarlar.

2. Kategori biraz daha ileridir. Mesela (örneğin galiba şimdi) bir sazı hiç değilse bizim Faruk kadar çalarlar. Lisan bilirler, müziğe ait kitapları, plakları mevcuttur. Müzik tarihini, olaylarını okur, takip ederler. Bazılarının üste çenesi ve kalemi de kuvvetlidir. Ama yine de çekirdekten lazım geleni bilmeden bu işe girmişlerdir.

3. Kategori ki, bu bence en makbul olanıdır, ya bir zorlu kompozitör, kültür bazı bulunan, şahsiyet sahibi, bitaraf birisi, yahut da, bir müzikolog. Bunlar işin güçlüğünü bilirler, şöylece müzisyen oluvermiş insanlar değildirler. Lafları, eski deyimle, dörtyüz dirhem, bugün dediklerini yarın bozmayan, isabetli görüş sahibi kimselerdir. Yazıları yapıcı ve öğreticidir..”

Faruk Güvenç’in yanıtı: Kopuza topuz
“..Bu arada Fethi Kopuz’un eleştirici kategorilerini de çok ilginç bulduğumu söyleyeyim. Hele üçüncü kategoriye giren eleştiricilerini. Mesela zorlu kompozitör Stravinski’yi düşünün, ya da müzikolog Hugo Riemann’ı; Fethi Kopuz konser verecek, onlar -kimi Amerika’dan, kimi mezardan- çıkıp gelecek ve ‘dört dirhem’ laf edecekler. Doğrusu ya buna babam da ‘tenkid’ der. Bizim yaptığımız ‘eleştiricilik’ değil, ‘eleştiricilik oyunu’! İnsan şöyle azıcık çalgı çalmakla, müzik kitapları okumakla, plak dinlemekle, müzik tarihini ve olayları izlemekle ‘tenkid’ yazmaya kalkarsa, hele kalemi ve çenesi kuvvetliyse elbet de yüzüne gözüne bulaştırır bu işi. Eleştirici dediğin, yazılarında kemancıya keman, fagotçuya fagot, davulcuya davul öğretir. Ah Fethiciğim ah; sen bilmez misin, biz böyle birini bulsak yine yerinde kullanmayız, konservatuara hoca yaparız!” 20

Tenkid” veya “eleştiri” denilince bunu “mutlaka beğenmeme”, “bir kulp takma” ya da “yerme” hakkı gibi anlayarak kantarın topuzunu kaçıranlara karşı, kemancı Orhan Borar’ın bundan 40 yıl önce yaptığı uyarılar, bugün hâlâ geçerliliğini koruyor:

İnsafı elden bırakmadan yazı yazan birkaç kalem sahibini bir tarafa bırakırsak, geri kalanlar yaptıkları işle, sanatkara düpedüz fenalık ettiklerinin bile farkında değillerdir…

Güç şartlar altında yetişmiş bir sanatçımızı, mesela bir piyanistimizi, yukarıdaki şartlardan yoksun bir eleştirmeci, tenkid ederken, ölçüleri ya (Backhaus) ya da (Rubinstein)dır.

Onlar, dünya çapındaki büyük sanatkarların, orta ve iyi ile sınırlandırılan sanatkarlar çoğunluğundan yetiştiğini, bir başka deyimle onların kremasını teşkil ettiğini bilmezler. Konservatuarı yeni bitirmiş ve diplomasını henüz almış olan bir sanatkar namzedini profesyonel bir artist kabul ederek filizlenmiş sanat fidanını hoyratça budarlar.

Tenkitten beklenen yapıcılıktır. Kusurlar, kifayetsizlikler samimi teşvik havası içinde belirtilirse bütün enerji ve imkanlarını ufak bir takdir ve teşvike bağlamış olan artistin sanat dünyası zedelenmemiş olur. Kaş yapayım derken göz çıkarmamalı.” 21

ORTAMIN SINIRLILIĞI

Örneklerle belleğimizi biraz tazeledikten sonra, günümüzle ilgili bir saptamada bulunalım. Şu anda Cumhuriyet dışında hiçbir basın organı sürekli müzik yazılarına yer vermiyor. Bu tür yazılara “zaman zaman” Radikal’de, Fazıl Say yazdığı zaman Milliyet’in Pazar ekinde, son dönemde yeni başlattığı haftalık Kültür-Sanat Eki’nde rastlamak mümkün. Müzik ve müzisyenlerle, yeni yazılmış veya yeni sahnelenen eserlerle ilgili röportajlara da arada bir rastlanıyor. Şu anda 1963’den beri yayımlanan Orkestra dışında, düzenli bir müzik dergisi de bulunmuyor.

Demek ki, Türkiye’de müzik yazarlığı yapmak isteyenlerin yer alacakları mecra sayısı fevkalade azdır. Bu mecraları kullanabilme olanağını bulabilenler ise, bu işi profesyonel olarak değil, “gönüllü” olarak yapıyorlar. Yani, müzik yazarlığı, Batı’da olduğu gibi profesyonelce yapılabilecek, yapan kişiyi geçindirecek, özenilecek bir “meslek” değil. Zaten Türkiye’de, devlet ve özel kurumlara ait 9 orkestra, 5 opera-bale bulunmasına karşın, 65 milyon nüfuslu ülkede, temelde eleştirmenlik işlevinin gereği gibi yerine getirilebileceği bir müzik ortamı henüz yaratılabilmiş değil.

Handikaplardan biri de, konunun yıllardır müzikçiler arasında tartışılıyor olması. Müzik yazarından özellikle solistlerin, şeflerin, çalgıcıların, orkestra yöneticilerinin bir beklentisi var. Oysa o yazılar, müzisyenlerden önce müzik meraklıları veya potansiyel müziksever adayları için yazılıyor olmalı. Türkiye’de günümüzdeki ortalama kültür düzeyi dikkate alındığında, müzik yazarının öncelikle görevi, ulaşabildiği okuyucuyu düzeyli müziklere yöneltmek, onları konserlere, opera-bale temsillerine gitmeye, solist ve toplulukları daha iyi olmaya özendirmek olmalı.

Nitekim ekonomik kriz gerekçesiyle kapatılınca kadar, büyük İstanbul gazetelerinin Ankara eklerinde yayınlanan kimi yazıların bu yönde önemli bir işlev gördüğü, geniş bir okuyucu kitlesinin bu alanda yazılanları okuyarak etkinliklere yöneldiği 2000 yılı boyunca yaşanarak görüldü.

İleri ve teknik düzeyde eleştiri ve tartışmaların yeri ise, büyük sermayenin “yeterli reklam alamaz”? gerekçesiyle gruplarında çıkarmaktan veya desteklemekten kaçındığı, sadece gerçek “meraklısı”?nın alacağı “uzmanlık dergileri”? olmalı.

SONUÇ:

Türkiye’de dinleyici ve müzikle ilgili okuyucu evreninin zenginleştirilebilmesi için, toplumda sanata duyarlılığı arttırıcı genel önlemler çerçevesinde eğitime öncelik verilmesi gerekiyor:

· İlköğretim okullarına, müzik, sahne sanatları ve plastik sanatları, kısa tarihçesi, tanımları ve Türkiye’deki gelişmelerle birlikte içeren bir “Sanat” dersi konulmalıdır.

· İlköğretim okullarından itibaren “Müzik” zorunlu bir kültür dersi olarak okutulmalı ve uygulanmalıdır.

· Kulaktan dolma bilgilerle ve galat söylemlerle haberler yapılmasının önüne geçilebilmesi için gazeteci-yayımcı yetiştiren İletişim Fakülteleri ile benzeri yüksek okullarda, Müzik ve Plastik Sanatlar dersleri zorunlu olarak programlara alınmalıdır. Bu derslerin alanlarında yetkin kişilerce, kucaklayıcı bir çerçevede işitsel ve görsel örneklerle verilmesi sağlanmalıdır.

· Konservatuarlarda, müzik eleştirmenliği konusunda yüksek lisans programları düzenlenmelidir.

· Bir “Türk Müzik Arşivi” düzenlenerek elektronik ortamda yararlanmaya açılmalıdır.

· Müzik yazarlarının , araştırmacıların yararlanacağı kaynaklar derlenmeli, yağmalanmış bazı konservatuar kitaplıklarından alınanların, alan kişiler veya mirascıları tarafından iadesi sağlanmalıdır.

· TRT Radyolarında klasik müziğin sadece bir radyo postasının (TRT Radyo-3) sınırları içine hapsedilmesinden vazgeçilmeli, tüm halkın yaygın biçimde ulaşabildiği, başta TRT-FM olmak üzere diğer postalarda da, belirli ölçüler içinde genel kulağı alıştırıcı yönde seçimlerle klasik müziğe yer verilmelidir.

· TRT Televizyonlarında klasik müzik programları TV-2’yle sınırlandırılmamalı, diğer kanallarda da belirli bir plan çerçevesinde eğitici ve özendirici yanı ağır basan programlar konulmalıdır.

· 24 Saat klasik müzik yayını yapacak özel radyoların kurulması ve geliştirilmesi için, özendirici önlemler alınmalıdır.

· Özel televizyon kanallarının, çoksesli evrensel müzik ve bu alanda çalışan Türk besteci ve icracılarına, herkesin izleyebildiği saatlerde yer vermelerini sağlayacak özendirici önlemler geliştirilmeli, gerekirse yasal düzenleme yapılmalıdır.

Ankara, 28 Şubat 2002